TOZLU YAS, KRİSTAL YALAN
- 18 Tem
- 22 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 8 Ağu
Asi KASABALI
“Bazı günahlar gerdanlık gibi taşınır; parıltısı herkesi kör ederken, soğukluğu sadece sahibini öldürür.
4 Yıl Sonra…
Kader, haksız bir cellat gibi hükmünü verdiğinde; bana kalan tek şey, o hükmün üzerine kendi kanımla imzamı atmaktı. Kader, ilk mağlubiyetimi önüme serdiğinde, büyümekten başka bir şans bırakmamıştı bana.
Bir gece! O zifiri gecede öğrenmiştim birçok şeyi. Bir gecede büyüyebilirmiş insan; bir gecede evinin tüm duvarları üzerine teker teker yıkılırken, moloz yığınları altında nefes almaya çabalayabilir ancak her nefes alışını ihanet sayabilirmiş. Kadere karşı isyan etmek, neden diye acı içinde kıvranmak anlamsızmış. Ölüm, dört harflik bir ateşmiş ve o ateş sadece düştüğü yeri yangına çevirir, kül edermiş.
Bugün o yangın, küllerinden yeniden alevlenmeye başlıyordu. Bugün evsiz, hissiz, kalmamın, kolumun kanadımın kırılışının, büyümek zorunda kalışımın dördüncü yılıydı.
Cam masanın üzerindeki kum saatini bir kez daha çevirdim. Siyah kum taneleri aheste bir edayla görevini yerine getirirken, her bir kum tanesinin, onlarsız geçen her bir dakikada dilediğim gibi içimdeki yangına bir nebze de olsa şifa olmasını diledim.
Oysa nafileydi.
Anne ve babamın yokluğunun acısının dört yıldır yüreğimden, dilimden sızısının dinmediği gibi, zaman ve kum taneleri de yangınıma şifa olmayacaktı.
Kum tanecikleri camın ince kısmından süzülmeye devam ederken, kapının açılmasıyla içeriye rüzgarıyla birlikte söylene söylene amcam girdi. Yüzüne bakmasam dahi biliyordum kırlaşmaya başlamış kaşlarını çattığını ve yüzündeki yıllanmış izlerin gerildiğini… Bakışlarını üzerimde hissetsem de ses etmedim, onu koltuğa buyur etmedim. O ise kendine has bakışıyla direkt pencereye doğru ilerledi ve sertçe pencereyi kapattı.
“İçerisi buz gibi olmuş Asi, hissetmiyor musun? Aralık ayının sonunda camı ardına kadar açmışsın, niyetin hasta olmak mı senin?”
Pencereyi ne zaman açtığımın bile farkında değildim ki, soğuğunu hissedeyim? Boynumu sağa doğru esnetip elimi enseme götürürken, “Farkında değildim.” diye mırıldandım. Ses tonum elbette onu kandıramamıştı. Bugünün ne olduğunun elbet o da benim kadar farkındaydı.
Amcam ağır adımlarla karşımdaki eskimiş deri koltuğa oturduğunda gözlerimiz birbiriyle kesişti. Yıllar ve yollar onun da sırtında kamburdan başka bir şey değildi. Kısa bir an beni süzdükten sonra ağırca yutkundu. “Camdan içeri giren soğuk, içindeki yangının yüreğinde bıraktığı yaraya merhem olmayacak Asi.”
“Yarayı kapatmaya da yangını söndürmeye de niyetim yok amca.” Babamın gözlerinin kopyası olan ela gözlerimi amcama doğrulttum. “Sebebi her neydiyse onu öğrenmeden yangınıma buz serpmem ben.”
“Dört yıl oldu Asi.” diyerek karşı çıktı amcam. Duruşu otoriter olmaya çalışsa da gözleri kendini ele veriyordu. Üzgün ve bir o kadar da öfkeliydi. Babam bir kez daha haklıydı. Amcam da annem gibi gözleriyle konuşanlardandı.
Amcamın sözlerini duymamla birlikte sinirle kum saatini yan çevirdim ve zaman durdu. “Dört yıl geçmiş olması, onların şaibeli bir ölüme kurban gittikleri gerçeğini değiştirmiyor amca!”
Amcam benim öfkeme tezat, şefkatli bir ifadeye oturduğu yerde kımıldandı. “Hiçbir iz yok Asi. O geceye dair her şey büyük bir titizlikle incelendi. Koca bir yıl, abimin ve yengemin ölümüne neden olan kazanın peşinde koşturduk. Peki ya ne bulduk?” Alayla karışık acılı bir gülüş dudağına yerleşti. “Kocaman bir hiç.” Derin bir nefes alarak sırtını yorgunca koltuğa yasladı. “Bırak artık peşini. Annenin ve babanın anılarına, ruhlarına zarar veriyorsun.”
Tüylerim diken diken olurken, nefes almak her zamankinden zor hale geldi. Buna rağmen duruşumu ve sert ifademi bozmadan amcama bakmaya devam ettim. “Beni babamın anılarını yaşatayım diye burada tuttun amca.” dedim, sertçe yutkunarak. “Sen unutmuş olabilirsin belki ama ben unutmam, unutturmam!”
Altmışlı yaşlarına yaklaşan amcam titrek bir nefes bırakırken, “Unutmadım.” diye fısıldadı. “Unutamam.”
Onun gücendiğini belli eden sesine karşılık bir nebze de olsa öfkemin gardını indirdim ve yorgun yüzüne bakarken dört yıl öncesinin anıları arasında kayboldum.
Anne ve babamın sessiz cenaze töreninin ardından mezarlığı terk ederken, yağmur damlaları gözyaşlarımı gizlemek istercesine sicim gibi yağıyordu. Islanmak mühim değildi, evim dediğim insanları ebedi evlerine uğurlamışken ve kendimi evsiz, yurtsuz hissederken ıslanmak, tasasına düşeceğim son şey bile değildi. Buna rağmen abim koşar adım yanıma gelerek elindeki şemsiyeyi başıma doğru uzattı ve benimle birlikte adımlamaya başladı.
“Asi.” diyerek ağzını açacak olsa da elimle onu durdurdum. ‘Şimdi ne olacak?’ konuşması için fazla öfkeli ve acı doluydum. Haberi aldığım gibi ilk uçakla hemen Paris’ten İstanbul’a gelmiş ve geldiğim gibi hastanede soluk almıştım. Belki bir ümit ‘yaşıyorlar’ haberini alırım diyerek yol boyunca tutunduğum umut kırıntısı, ailemin eşyalarının bir poşet içerisinde kucağıma bırakılmasıyla birlikte tuzla buz olmuştu.
Annemin kadife elbisesi, boynundan hiç çıkarmadığı artık kopmuş olan, beyazına kanı bulaşmış inci kolyesi ve parmağından hiç çıkarmadığı alyansı… Babamın üzerinde her zaman teni gibi durduğunu düşündüğüm takım elbisesi, kanına bulanmış beyaz gömleği ve paramparça olmuş iflah olmaz cep saati…
Kucağımdaki poşetle birlikte gözümden bir damla yaş düşürmeden, soluğu bir zamanlar evim dediğim artık o kadar da evim gibi hissettirmeyen dört duvarda almıştım. İçeriye girdiğimde çocukluğum, anılarım, ailemin şen kahkahaları dört bir yanımı sararken kısa bir an gözlerimi kapatmış ve anın tadını çıkarmıştım. Hepsi sadece birkaç dakikaydı. Elimdeki poşetin ezici ağırlığını hissetmeye başladığımda anılar silinip gitmiş ve o buz gibi soğukluk bir damla yaş olup gözümden düşmüştü.
Ve bugün, daha birkaç dakika önce cenazelerini kaldırmıştım. Bir günde iki acı, iki kayıp… Bir günde hem öksüz hem yetim kalmak… Nasıl kalkılırdı böylesi bir acının altından bilmiyordum.
“Şimdi değil abi.” diye mırıldandım. Ellerimi cebime soktuğum anda sertçe yutkundum. Avuçlarım arasında etime batan şeye, canımı daha çok yakmasını istercesine sıkı sıkıya tutundum. Abim anlayışla başını sallayıp sessizliği kuşanırken, ağır adımlarımıza amcamın adımları karıştı. Yüzüne bakmaya gerek yoktu. Acıdan canı yanıyordu, gözlerinin akı kıpkırmızıydı. Bazılarımıza rağmen sevdiklerinin ardından gözyaşı dökebilenler vardı; benimse gözümden iki gün öncesinde düşen tek damla yaş dışında yaş dökülmemişti. Babamın anneme söylediği sözler kulaklarımda çağlıyordu sanki..
“İncilerine sahip çık Kasabalı.”
Dizlerimin üzerine çöküp hüngür hüngür ağlasam da babamın elimi tutarak ayağa kaldırmayacağını, “İncilerine sahip çık Kasabalı Asi.” demeyeceğini artık çok iyi biliyordum. Bu yüzden gözyaşlarıma kendi kendime sahip çıkıyordum.
“Eve gidelim, konuşacaklarımız var.” diyen amcamın sesiyle daldığım karanlıktan çıkarken aynı zamanda dudaklarımdan fısıltı halinde dökülen cümleler, canımın daha çok yanmasına neden oldu.
“Ev, annenin şefkatiyle babanın kanatları arasında kurulan bağın adıdır. Duvarları yıkılan izbeye ev demem ben.”
Abim, “Asi!” diyerek baskın tonda uyarsa da amcam şefkatle karışık üzüntüyle başını iki yana sallayarak abimin uyarısına ket vurdu.
“Haklı.” dedi, çatallaşmış sesiyle. “Ancak bu konuşmamız gerekenlerin olduğu gerçeğini değiştirmiyor Asi.”
Dudağım acıyla kıvrılırken adımlarım kısa bir an duraksadı. Konuşulacak her şey az önce ailemin üzerine toprak atılırken söylenmiş, geriye konuşulacak bir şey bırakmamıştı. Bu yüzden amcamı duymazdan gelmeyi tercih edecektim ki öyle de yaptım ve abime yöneldim. “Abi, beni havaalanına götürür müsün lütfen?”
Abimin adımları tökezlerken, şok olmuş bir ifadeyle yüzüme baktı. Acısını gizlemeyi bir şekilde başarıyordu ama boynundaki gerginlik ve sırtının iki büklüm olması taşıdığı ağırlığı dışarı yansıtıyordu. “Gidiyor musun?”
“Gideceğim.” diye mırıldandım. “Beni burada tutan bir şey kalmadı.” Oldum olası aile bağlarına düşkünlüğüm yoktu. Babamın ailem diye diye kendini tüketişlerini öğrendikten sonra birine karşı hissedilen her bağın ayağa vurulan pranga, omuzlara yüklenen yük, kalbe vurulan darbe olduğunu anlamıştım. Umay halam, Alptuğ amcam ve ailesi, abim ve ailemin diğer tüm üyesini seviyordum elbette ama bağ kurmak… Bu asla olmayacaktı. Önce ailem demeyecektim, babamın ve annemin yaşadıklarını bilirken, bu şehrin onların mezarı olduğunu bilirken, ne ailemle ne de İstanbul’la asla bağ kurmayacaktım.
Abim “Ama-” diye ağzını açtığında bir adım geri çekilerek şemsiyenin altından çıkıp İstanbul yağmurunun beni son kez ıslatmasına izin verdim.
“Aması yok abi, gideceğim. Az önce de söyledim, beni burada tutan bir şey yok.”
Abim sessizliği kuşanırken cevap amcamdan geldi. “Öyle mi dersin, Kasabalı Asi?” Onun sorusuna karşılık başım hızla amcama döndü. Bana bir tek babam böyle seslenirdi. Amcam bana dikkatle bakmaya devam ederken sertçe soluklandım.
“Bana bir daha öyle hitap etme amca.”
“Neden?” diye sordu bu sefer amcam. “Yoksa seni İstanbul’a mı bağlar?”
“Öyle bir şey olmayacak. Paris’e geri döneceğim.”
Amcam anlayışla başını salladı. “Pekala o zaman, madem gideceksin burada konuşalım o halde. Anne ve baban şahidimiz olsun.”
Tek kaşım havaya kalkarken, amcama doğru adımladım. “Ne demek istiyorsan açık konuş amca. Seni anlamıyorum.”
Acısına rağmen duruşunu dikleştiren amcam, otoriter bakışlarını üzerime dikti. “Alamatra’yı satışa çıkarıyorum.” Doğru mu duymuştum?
Kulaklarıma inanamazken, birkaç dakika önceki abimin yüzündeki şok ifadesi benim yüzümde yankılandı. “Ne demek bu?” Bakışlarım hızla abime döndü. “Ne demek bu, senin haberin var mıydı?” Abim başını ağır ağır sallayıp onaylarken, sırtımdan aşağı buz gibi bir soğukluk indi. “Neden?” diye sordum bu kez. “Sen varsın, amcam var. Satış neden?”
Abim dilini dudaklarında gezdirirken hafifçe boğazını temizledi. “İki şirketi aynı anda idare edemem Asi. Ben bilişim insanıyım, küçüklüğümden bu yana uğraştığım tek şey robotlar ve mekanik şeyler oldu. Alamatra benim alanım değil.”
Amcama döndüm bu sefer, “Sen varsın amca. Bu zamana kadar sen vardın babamla birlikte şirketin başında.” Amcamın ürperdiğini fark ettim. Buna rağmen dik durmaya devam etti. Söyleyeceği şeyler her neyse benden önce onu yakıyordu.
“Şirketin başında sadece ben ve baban yoktuk Asi. Şirketin başında Kasabalılar vardı. Deden Özdemir, babaannen Efraz, baban Alparslan Ateş ve ben Alptuğ.” Bakışlarını kısa bir an kaçırdı. “Şimdi ise ne babaannen var, ne babam ne de baban. Orası artık taşıyamayacağım kadar fazla acı veriyor. Ben bu ağırlığı tek başıma kaldıramam.” Sertçe burnunu çekti. “O yüzden Alamatra’yı satıyorum. Havaalanına gitmeden önce izbe dediğin yere uğra ve kağıtları imzala lütfen, mirasçı olarak satış için imzan gerekli.”
Beynimden vurulsam bu kadar yanmazdı canım sanırım. Alamatra’nın satılması demek koskoca bir aile mirasının elimizden kayıp gitmesi demekti. Nasıl gözden çıkarırdım? Nasıl görmezden gelir, ne olursa olsun derdim? “İmza atmayacağım.” derken sesim bir yerlere düşen şimşekle yarıştı.
“Seni burada tutan yok.” dedi amcam net bir ifadeyle. “Bir bağ varsa o da sadece Alamatra. At imzayı, al bıçağı eline, kes bağı bitsin.” Gözlerini gözlerime dikti. “Sonrasında seni havaalanına ben götüreceğim.”
Bakışlarım amcam ve abim arasında gidip gelirken cebimdeki taşlar ağırlığını hissettirmeye başladı. Küçücük şeyler cebimde öyle ağırlaşmışlardı ki beni aşağı çekiyorlardı. Başımı çevirip önce anne ve babamın üzerine taze toprak atılmış mezarlarına baktım.
“Sende böyle mi hissediyordun baba? Bu his yüzünden mi ne ailenden ne de İstanbul’dan vazgeçebildin?”
Dolan bakışlarımı bu sefer gökyüzüne çevirdim ve yağmur damlalarının yüzümü ıslatmasına izin verdim. Damlalar gözyaşlarıma karışıp yanaklarımdan süzülürken kalbim ve aklım arasında muhakemenin hüküm kalemi kırıldı. Dilim dudaklarımı ıslatırken derin bir nefes aldım ve başımı amcama çevirdim.
“Önce Alamatra’ya gidelim amca.”
“Belgeler Alamatra’da değil.”
“Önce Alamatra, amca.” diyerek onları ardımda bırakarak adımlamaya başladım. “Önce Alamatra, sonra izbeyi tekrar yaşanacak bir yere çevirmeye.”
Abim adımlarken söylediğim sözleri elbette duymuştu. Yüksek sesle “Kalıyor musun?” diye sordu.
“Kırıyorum.” dedim, artık kendimden emin bir şekilde çıkan ses tonumla ve amcama döndüm. “Her hayatın kendi kaderine kırdığı hüküm kalemi vardır; kalemimi kırıyorum.” Amcam başını ağır ağır sallarken ne demek istediğimi pekala anlamıştı.
“Hoş geldin Kasabalı Asi.” diyerek dudaklarını kıpırdattı. Başımla küçük bir hareketle selamına karşılık verdim ve bakışlarımı son kez ailemin mezarlarına çevirdim. “İstanbul… Aldığını geri vermiyor baba.” diye fısıldadım sakince ve sonrasında yemin edercesine mırıldanmaya devam ettim. “Ama İstanbul… Bu sefer senden aldıklarını bana söke söke geri vermek zorunda kalacak. Bu da sana yeminim olsun.”
“Ama seni de burada zorla tutmadım.” dediğinde, amcamın sesini yeniden duymamla bir daldığım yerden sıyrıldım ve indirdiğim gardımı tekrar kuşandım.
“Alamatra’yı satmak istiyordun amca.” dedim sert bir tonlamayla. “Ya da satacağını söyleyerek bana yem attın mı demeliyim?”
Amcam manidar bir gülümsemeyi yüzüne kondururken, “Öyle ya da böyle fark eden ne?” dedi ve öne doğru eğilip ellerini birbirine kenetleyerek direkt gözlerimin içine baktı. “Bana göre farkı yok, sebep her ne olursa olsun sonuçta öyle ya da böyle buradasın. Ancak senin farkında olman gereken bir şey… artık farkına varman gereken bir gerçek var ki, o da şu anda burada, karşımda, babanın koltuğunda yer alıyor oluşunun nedeni hiçbir zaman ben olmadım. Ben yalnızca bir aracıydım.” Derin bir nefes alıp bakışları kısacık bir an dışarıdaki puslu havaya çevirdi. “Şu an karşımda oluşunun tek nedeni sadece sensin.”
Biçimli kaşlarımı çatarken, gözlerimi kısarak amcama baktım. “Bu ne demek?”
Amcam kenetlediği ellerini ayırıp sırtını tekrar koltuğa yasladı ve bacak bacak üzerine attı. “Sen bir Kasabalı’sın, Asi. Sen Alparslan Ateş ve Armina’nın tek bedende can bulmuş halisin. Her ne kadar bağ kurmaya karşı olsan da…” Parmağıyla kalbimi işaret etti. “Orada henüz farkında olamadığın, fakat ruhuna işlemeye başlayan bir bağ var. Ve bu bağ seni tam da oraya bağlıyor.” derken parmağıyla bu sefer koltuğu işaret etti. Bakışlarımı kaçırdığımda ise üzerime gelmeye devam etti.
“İnkar edebilir misin? Kendinle yüzleşebilecek kadar cesur musun?”
İnkar etmek istesem de yapamayacağımı derinlerimde bir yerde hissediyordum. Dört yıl önce verdiğim yeminde de sonrasında geçen bir yılda da o karanlık bağı iliklerime kadar hissetmiştim. Oysa o şaibeli kazanın soru işaretlerini çözdüğüm anda İstanbul’u terk edecek ve Paris’e dönerek yarım kalan hayatıma devam etmeye çalışacaktım. Ama hiçbir şey hesabını yaptığım gibi gitmemişti. Ne şaibeli kazanın sisini kaldırabilmiştim, ne de İstanbul’u terk edebilmiştim. Ama burada kaldığım her gün, biraz daha bağ kurmaya başladığımı hissetmiştim. Belki geçtiğim yollar, attığım adımlar hep babamı ve annemi hatırlattığından, sonunda burada temelli kalmaya karar vermiştim.
Pişman değildim ama nefret ediyordum. O histen nefret ediyordum. Boşluk hissinden, bağ kurmaya başladığımı hissetmekten nefret ediyordum. Kaderimi düğümleyen bağlardan nefret ediyordum. Bu yüzdendi çoğu zaman amcama ve halama karşı mesafeli duruşumun nedeni. Halbuki ikisinin de suçu yoktu. Ancak ben bu lanet bağlanma hissini görmezden gelebilmek için saldırgan ve mesafeli durmayı tercih ediyordum.
Sessizliğim karşısında amcam başını ağır ağır salladı. “Ben de öyle düşünmüştüm.” diyerek ayaklandı. Birkaç dakika ofisin içinde bakışlarını gezdirdi ve en sonunda masamın karşısındaki büyük aile tablosuna baktı. “Giden geri gelmeyecek Kasabalı. Ama burada kalan da hiçbir yere gitmeyecek.” Derin bir iç çekerken, bana doğru döndü. “Bunu sadece amcan ya da ailenden, işyerinden bir tanıdığın olarak söylemiyorum. Babanı tanıyan, bilen biri ve dört yıldır cebinde taşıdığın o küçük şeylerin sırrını çözmeden buradan gitmeyeceğinin pekala farkında olan biri olarak söylüyorum. Sana baktığımda gördüğüm tek kişinin sadece Asi Kasabalı olmadığını biliyorum.”
Ben dikkatle onun sözlerini irdelerken o, boğazını temizleyip duruşunu olabildiğince dikleştirdi. “Her neyse, az daha buraya neden geldiğimi söylemeyi unutuyordum. Bu akşam yemekte ailecek bir araya geleceğiz. Çiftliğe gelmeni istiyorum.”
Aile yemeği demek, onların yokluklarını her zamankinden çok daha fazla hissetmek demekti. Hele ki böyle bir günde! Onlar gidenleri anmak ve anılarda onları yaşatmak için bir araya gelmeye niyetleniyor olsalar da ben aynı şeyi düşünmüyordum. Ölümlerini kabullendiğim an arkalarından yasımı tutardım. Ancak onlar benim attığım her bir adımda ve fikirlerimde yaşıyorlarken, onlar adına yapılan anma gecesine dahil olmak, düşüncelerime hıyanetten başka bir şey değildi. “Amca-” diyerek karşı çıkmaya niyetlensem de amcam sözümü kesip konuşmaya devam etti. “Umay senden çok fazla bahseder oldu. Onun için gelmelisin.”
Sertçe yutkunmak zorunda kaldım ve başımı usulca salladım. Söz konusu halam olunca yelkenlerim suya iniyordu. Artık küçük bir çocuktan farkı yoktu ve onu incitmek, isteyeceğim son şey bile değildi. O bana ailemin emanetiydi, her ne kadar mesafeli durmaya çalışsam da halam konuşmaya başladığı anda o mesafe çatırdıyordu. Halam, ailem ve benim aramdaki en ince ve hassas çizgiydi.
Pes edercesine nefes bırakıp, “Bu seferki çiçekler kasımpatı mı yoksa begonvil mi olsun?” diye sorduğumda, geldiğinden bu yana dudaklarından ilk kez keyifli bir gülümseme geçti.
“Kendin olarak gel bu gece.” dedi ve içten, şefkat dolu bir bakış gönderdi. “Bu gece yalnızca sen gel.”

Kasabalı Çiftliği’ne geldiğimde içimdeki dinmek bilmez acı bir kez daha harlandı. Dört yıl önceye kadar Kasabalı Çiftliği, Alparslan Ateş Kasabalı’nın hanesi olarak anılırken, son dört yıldır çiftlik, Alptuğ Kasabalı ve ailesine aitti. Bunun böyle olmasını ben istemiştim. Bu eve dair güzel çocukluk anılarım dışında hiçbir şey istemiyordum. Çiftliğin her bir köşesinde ailemden iz görmek, hissetmek benim için azaptan öte olacaktı. Keza tüm bunlar bir yana burası benim ve abimin değil, amcam ve ailesinin hakkıydı. Bana ahşap evim yetiyordu. Abim ise zaten Pinhan Bilişim Şirketi’nin yakınlarında bir rezidansta kalıyordu. Bahçeye iç çekerek bakarken, gözüm onlarca çeşit ağacın arasındaki boşluğa takıldı. Sonrasında ise rengarenk kış çiçeklerine… Zihnimden yüzlerce çocukluk anısı geçerken içimi tatlı bir ürperti sardı ve dudaklarım iki yana hafifçe kıvrıldı.
“Ne bekliyorsun kızım orada, evin girişini mi unuttun?”
Başımı çevirmemle Yekta’yı görmem bir oldu. Ben geldiysem elbet o da gelecekti. İfademi toparlayarak bedenimi onun geldiği yöne döndürdüm. Elleri cebinde bana doğru geliyordu. Tek kaşım havalandı.
“Ben en azından evin girişini unuttum, evin adresini unutana ne demeli?”
İmalı sözlerim onun dudaklarında hafif bir kıpırtı olarak yansıdı. Yekta ile aramızda hiçbir kan bağı yoktu ancak o benim için abiden, bense onun için kardeşten öteydim. Babamın onun yanındaki varlığı ve dayımın onu himayesi altına almasıyla birlikte, Yekta her ikisininde dokunuşlarıyla şekillenmişti. Bir zamanların öksüz ve yetim çocuğunun arkasında koskoca bir ailesi vardı artık… O benim varlığımın da öncesinden bu yana Yekta Ağıralioğlu’ydu. Arık Böke ve Umay Çağın Ağıralioğlu’nun tek oğlu.
“Evin adresini unutan günü gelince hatırlar, evini yok sayana ne demeli?” diyerek ağzımın payını sessizce veren Yekta’ya kaşlarımı çatarak bakış atmakla yetindim. Yanıma geldiğinde omuz attı. “Asma şu suratını, kırış kırış olup erkenden yaşlanacaksın. Zaten evlenmiyorsun, hepten başıma kalacaksın.”
Tek kaşım aksi gibi havalandı. “Sana kalmadım Ağıralioğlu.” Sert sözlerim onun gövdesinden teğet geçerken, genizden gelen bir kahkaha savurdu.
“Bu acıttı… Biraz.” dedi ve bir kez daha omuz attı. “Ben şimdi sensiz ne yapacağım?” Yalandan dudak bükerken, gözleri ışıl ışıldı. Gözlerimi kısarak ona bakmaya devam ederken kapı açıldı ve Hale abla ellerini beline yerleştirip ikimize ters bakışlar savurdu.
“Kapı önünde didişmek zor olmuyor mu gençler? İçeriye girmeyi bekleseydiniz, sıcak, konforlu ve didişmeye müsait geniş bir salonumuz var.”
Hale ablanın sözleriyle birlikte Yekta’ya bir ters bakış da ben attım. Senin yüzünden azar yedim ifadesiyle ona bakarken, ablama dönüp “Onu kardeşine söyleyeceksin abla.” diye söylendim ve içeri girdim.
“Ben de öyle yapıyorum zaten.” diyen Hale abla, arkamdan gelen Yekta’nın saçlarını karıştırırken, benim de saçlarımla oynamayı ihmal etmedi. Yüzüme küçük bir gülümseme yerleşse de geçip gitti.
Hale abla, babamın manevi kızı, halamın ise evlatlığıydı. Tıpkı Yekta gibi, Hale abla da aileye sonradan dahil olanlardandı. Babam, Hale ablanın hayatının öncesini, aileye nasıl dahil olduğunu hiçbir zaman anlatmamıştı; “o benim manevi kızım” derdi. Ve biz onu hep öyle bilirdik. Ateş Reis’in biricik manevi kızı… Ve Ağıralioğlu ailesinin biricik evladı…
Büyük salona doğru adımlarken, halamın yaşına göre heyecanlı ve gür sesini işittik. “Geldiler mi?” Amcamın onay sesinin ardından, birbiri ardına telaşlı adım sesleri duyuldu ve halam karşımda belirdi. Gözlerinin yeşili boncuk boncuk olurken, dili dudaklarını ıslattı. Kollarını kocaman açtı. “Armina! Kardeşim hoş geldin!”
Nefesim boğazıma takılı kaldığında amcam tam halamı düzeltmek üzereydi ki, “Hoş buldum Umay.” diye mırıldandım. Oda içerisinde derin bir sessizlik olurken, halamın kollarına sığınmam anlık olaydı. Ben ona Asi olarak sığınıyordum o ise bana Armina diyerek sarılıyordu. Olsun… Hiç olmazsa birimiz hala onlarla birlikte yaşıyordu. Halam benden kol boyu uzaklaşırken baştan aşağı süzdü beni.
“Çok zayıflamışsın, İkiz bakmıyor mu sana?” dedi ve kapıya doğru bakış attı. “Sahi, o nerede?”
Hale ablam “Anne-” diye araya girerken elimle onu durdurdum. Halam kırmızı çizgimdi, geçilmesine iznim yoktu.
“Alparslan Ateş’in işi çıktı Alamatra’da.” Bakışlarım amcamla kesişti. Şefkatle bana bakıyordu. “Gelir ama sen merak etme.”
Halam başını ağır ağır sallayarak çiçekleri tutmadığım elime tutundu. “Gelir ya gelir elbet. Gelmez değil ya… O senin olduğun yere hep gelir.” Koltuklara yerleşirken, beni de yanında oturttu ama bakışları amcamı buldu. “Sen niye buradasın?”
Amcam hafifçe kaşlarını çatarken kısa bir an gözlerini bana çevirdi, sonrasında tekrar halama baktı. “Gideyim mi?”
“Arık Böke seni çağırdı ya, duymadın mı?” diyen halama karşılık amcamın gözleri kocaman oldu.
“Tövbe estağfurullah.” diye söylenerek tövbe çeken amcama gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ha Umay, duydum duydum. Yemeği bir yiyelim de sonra ben giderim ona.” dedikten sonra mırıltısını işittim. “Ölmüş adamın yanına yoldaş edecek beni, tövbe ya Rabbim.”
Halam, amcamın mırıltılarını duymadığından, “Git tabii.” deyip başını ağır ağır salladı ve bana döndü. “Çok çalışıyorlar, eskisi kadar çok göremiyorum onları ama sen onlar gibi vefasız değilsin Armi. İhmal etmiyorsun beni, artık sen mi benim İkizim olsan?” dediğinde kendi sözlerine kendi güldü. “Ama yok, olmaz. Bizim kanı deliyi tek başına bırakmak olmaz. Bensiz yapamaz o.”
Gözlerimi kırpıştırarak kaçırdım. “Evet.” dedim yutkunmaya çalışarak, başım önüme düştü. “O bizsiz yapamaz.”
Yekta odadaki ölümcül ağırlığın savaşçısı olarak ellerini birbirine çarptı. “Ee Turuncu’yu gördün, kara çocuğunu unuttun anne. Acıktım ben, ne zaman yiyeceğiz?”
Odadaki sessizlik bir anda dağılırken, halam gülümseyerek ayağa kalktı ve Yekta’ya adımladı. Ellerini oğlunun iki yanına koyarak şefkatle sevdi. “Kara oğlanım… Ben seni hiç unutur muyum?” Başını Güneş yengeme çevirdi. “Gün, hadi yiyelim artık. Baksana bu kadarız, daha gelen olmayacak sanırım.”
O sırda kapı çalındı ve bir süre sonra abim içeri girdi. Yorgun görünüyordu ancak gözleri tüm yorgunluğuna rağmen ışıl ışıldı. “Herkese iyi akşamlar.”
Herkes selamına karşılık verirken, halam en sona kaldı ve “Hoş geldin oğlum, Özdemir’im.” dedi. Gözlerimi kocaman açarak halama baktım. Sanırım yeniden zihni bugüne dönmüştü ki bana el işaretiyle gel yaptı. Söyledikleriyle bir tek benim için bugünde olmadığını anladım. “Hadi Armi, yabancısı mısın evin sanki? Gelsene şöyle, yemekte konuşmaya devam edelim şu yeni projeyi.” dedi ve yanındakileri çekiştirerek yemek salonuna ilerledi.
Abimin o sırada başı bana döndü ve yanıma geldi. Kulağıma doğru eğilirken, burnuma babamın kokusu doldu. “Yine mi?” Başımı sallayarak onayladım ve elimdeki çiçekleri sehpaya, abimi de ardımda bırakarak yemek masasına geçtim.
.
.
.
Masadaki herkesin zaman zaman muhabbete dahil olduğu aile yemeğinde ara sıra sorulanlara cevap versem de, yemek boyunca genelde sessizdim. Bir an önce buradan gitmek istiyordum. Halamın ara sıra gelip giden aklı, amcamın ve diğerlerinin bizi iyileştirme çabaları her ne kadar hoş bir yaklaşım olsa da benim için anlamsızdı. O kazanın şaibesini çözmeden, benim iyileşmem imkansızdı. Ben kafamdaki binbir düşünceyle tabağımı didiklerken yanımda oturan abim kolumu dürtükledi. Hayırdır dercesine göz kırptım.
“Halam sana bir şey soruyor.”
Abim çatalıyla halamı gösterdiğinde bütün ilgimi ona çevirdim. “Anlamadım?” Verdiğim kısa cevap bir süre duraksamasına neden oldu ancak yapabileceğim bir şey yoktu. Geçmişte miydi, şu anda mıydı bilmiyordum. Bu yüzden onu incitmek istemiyordum.
Halam geldiğimden beri ilk defa beni gerçekten tanımış gibi baktı yüzüme. Derin derin özlem çekercesine… Sonrasında bir anda başını iki yana salladı. Elimi ona uzattım ve elinin sırtını şefkatle okşadım. “Bir şey mi söyleyecektin?”
“Gittiler değil mi?” diye sordu bir anda. Elimin altındaki eli yumruk halini aldı birden. Gözlerine baktığımda masaya oturduğumuz andan beri neşe saçan ve beni Armina zanneden ışıl ışıl bakışları, acıyla parlıyordu bu sefer. Geçmişte değildi bugündeydi. Ağırca yutkundu. “26 Aralık… Bugün gittiler değil mi?” dedi ve bana baktı. “Gittiler ve bir daha geri gelmeyecekler.”
Bakışlarımı kaçırmadan içli bir nefes aldım ve başımla onu onayladım. “Gittiler…” Halam sözlerime karşılık gözlerini sımsıkı yumdu ve bir damla yaş yanaklarından süzüldü. Bugünü acıtıyordu, geçmişi ise peşini bırakmıyordu. Canını yakan geçmişin sisi miydi, yoksa bugünün kederi mi?
Güneş yenge ayaklandı ve halama yanaştı. “Umay, biraz dinlenelim mi canım?” diyerek elini halamın sırtına götürüp sıvazladı. Halam ise sertçe yutkundu ve bakışlarını boşluğa çevirdi.
“Benim yüzümden oldu.” dedi ve masa anında buz kesti.
Dilim dudaklarımın üzerinden geçerken kendimi nefeslerimi dinlemeye verdim. Kesik… Sanrılı ama mecburiyet dolu nefeslerimi…
“Senin suçun yok.” diyen Yekta ile halam oğlunun yüzüne baktı.
“Hayır var!” dedi baskın bir tonlamayla ve bana döndü. “Seni ben ateşe attım.”
Buruk bir gülümseme göndermeye çalıştım, başaramadım. “Yanmayı ben seçtim.”
Halamın gözünden bir damla daha yaş düştü. Şu an beni kim olarak görüyordu bilmiyordum ama canının yandığını biliyordum. Hale abla, halama denk acımı fark ederek ayaklandı ve Güneş yengenin yanında soluk aldı. “Anne çok yoruldun, hadi gel biraz dinlenelim. Odana çıkarayım seni.”
Halam masumca Hale ablaya baktı. “Yoruldum.” dedi tek kelimeyle. Gözleri akmamış yaşlarla dolu doluydu. “Çok yoruldum.”
Kendime çektiğim ellerim masanın altında yumruk halini alırken zar zor yutkundum. O sırada halam yavaşça ayaklandı. “Uyku saatim gelmiş. Uyumam lazımmış, annem çağırıyor.” dedi ve duraksadı. Başını yukarıya doğru kaldırdı. “Annem çağırıyor.”
Amcam burnunu çekerken başını öne eğdi. Yekta ise elindeki bardağı sımsıkı kavradı. Kızların ise burada olmaması mucizeydi. Halam iyi geceler dileyerek salona doğru adımladığında eşikte duraksadı. Birkaç dakika sonra yeniden sesi duyuldu. “Hale, kim geldi kızım, kim getirdi bunları?” Sehpanın üzerine bıraktığım çiçeklerden bahsediyor olmalıydı.
Hale ablanın kısa bir an ne diyeceğini şaşırmasıyla ayaklandım. Ardımdan gelenleri duyuyordum ama umursamadım. Yanlarına girdiğimde halamı ellerinde çiçeklerle gördüm. Sanki kırılacaklarmış gibi çiçeklerin yapraklarına dokunuyor derin derin kokluyordu. Dakikalar öncesindeki halinden eser yoktu.
“Ben getirdim.” diye mırıldandım sakince. Yavaş yavaş adımlarken, hem temkinli olmaya hem de halamı incitmemeye çalışıyordum.
“Hercai menekşeler…” dedi tane tane, çiçeklerine bakarak ve sonra sarmaşık yeşili bakışlarını bana çevirdi. “Senin gibiler Asi.” diyerek hafifçe gülümsedi. “Teşekkür ederim güzel kızım.”
“Hoş geldin halacım.”
Gözlerim dolsa da bu gülümsemenin dudaklarıma yerleşmesine engel olamadı. Başımı kısaca salladım. “Senin için hala.”
Halam elinde çiçeklerle yanıma geldiğinde boştaki eliyle yanağımı avuçladı. “Ne zaman geldin sen güzel kızım, çok özlettin kendini.” Eli saç tellerimin arasında dolandı. “Bizimkiler biliyor mu geldiğini, yoksa her zamanki gibi önce bana mı geldin?”
Dilim bir kez dudaklarımı ıslattı. İçim cayır cayır yanarken gülümsemeye devam ettim. “Evet halam, sürpriz yapacağım… her zamanki gibi onların haberi yok geldiğimden. Ben önce yine sana geldim.” diyerek sarılıp saçlarına öpücük kondurdum. O da aynısını bana yaptığında gözümden bir damla yaş süzüldü, silip hemen kendimi geri çektim.
“Hoş geldin küçük fırtınam.” diye mırıldandı benden ayrılırken, “Evine yine, yeniden hoş geldin.”
Gelmiştim, dört yıldır ben neredeyse her hafta yine, yeniden evime hoş gelmiştim. Halam bunu bilmiyordu… Onun için bazen can yoldaşı Armina, bazen küçük fırtınası Asi oluyordum, bunu da bilmiyordu. O hiçbir şey bilmiyordu ama ben biliyordum. Biliyor ve buna rağmen onun Arminası ve küçük Asi’si olmaktan geri duramıyordum.

Crystal Veil… İstanbul’un en aydınlık ve de en karanlık yüzü. İhtişamı, ihtirası ve intikamı göğsünde gerdanlık gibi taşıyan kristal kalem. İstanbul için burası sadece lüks bir gece kulübü zincirinin bir parçası olabilir ama benim için, hayatımın karanlık yanının ihtişama bulanmış hali.
Kalp atışlarıyla yarışan bas ritimleriyle, kulakları yırtan yüksek sesli şarkılar mekana hareket katarken, çılgınca dans eden insan kalabalığı dans pistinin ateşini yükseltiyordu. Güvenlik kameralarının ortamın ritmini tuttuğu görüntüleri ofisimdeki ekrana yansırken, bakışlarım tanıdık simaların üzerinde gezinmeye başladı. Hovarda başkan vekilleri, eğlenmenin dozunu saçtığı parayla ayarladığını düşünen, kendini bir bok zanneden babadan zengin fırlama erkek çocukları ve o.
Ekrandaki bakışımı kısa bir anlığına önümdeki viski kadehine çevirdim ve yeniden ekrana… ona bakarak büyükçe bir yudum aldım. Sek ve tek buzlu! Baba yadigarı kehribar rengi alışkanlık boğazımı yakıp geçerken, bardağı masaya bırakmamla kadehteki buz, kristalle çarpıştı. Viski, son dört yılda edindiğim nice alışkanlıktan en keyif vereniydi.
Paris’teki yarı hissedarı olduğum kulübümde viski seçeneklerim arasında asla yer almazdı. Hafif şeyler içer, gönlümce gecenin tadını çıkarırdım; hem çalışır hem de eğlenceme bakardım. Ancak tüm bunlar Paris’te kalan tatlı anılardı ve burada… İstanbul’da gerçekler konuşurdu. Burada mantığımca gecenin tadını çıkarmalıydım.
Nitekim gönüle hitap eden işler Paris’te kalırken, burada mantığın devreye girdiği orman kanunları işlemeye başladı. Ve bana bu ormanın kanunlarını uygulamaya mecbur bırakanlar sırtlandan başka bir şey değildi.
Kapının açılmasıyla bir Yekta başını içeri uzattı. “İzin var mı patron?”
“Onu kapıyı çalıp ‘girin’ dememi bekleyerek tescillemen gerekmiyor muydu?” diyerek tek kaşımı havalandırdığımda, Yekta’nın dudağının bir kenarı piç bir gülüşle kıvrıldı ve içeri girdi.
“Yüzünden yine nur akıyor Kasabalı Asi.” Kendini rahat bir şekilde deri koltuğa bırakırken bacak bacak üzerine attı. Bense sadece göz devirmekle yetinip bakışlarımı yeniden ekrana çevirdim. Yekta, sataşmasının karşılığını alamayacağını anladığında bakışlarını kamera ekranına çevirdi. “E, var mı bu gece benlik işler?”
Başımı hayır dercesine salladım. “Olaysız, hareketli bir Crystal Veil gecesi.” dediğimde ses tonumdan cımbızladığı her neyse gözlerini kısarak bana baktı.
“Neyin var senin?”
“Hiç. Şimdilik hiçbir şey.” derken içimde kabarmaya başladığını hissettiğim arsız öfke, bedenimi ele geçirmeye başladı. “Kocaman bir hiç!”
Yekta doğrulup dirseklerini dizlerine dayadı. “Dökül, Asi.” Gözlerim ona döndüğünde, hadi dercesine parmağını şıklattı. “Hadi. Asi.”
“Şu taşlar… Bu aralar taşlarla ilgili sürekli kulağıma bir şeyler geliyor. Bunca zamandır sessizliği kuşanan diller, şimdi neden birdenbire taşlar hakkında konuşmaya başladı Yekta?”
Oflarcasına sırtını koltuğa geri yasladı. “Sen hala orada mısın cidden? Sadece iki taş Asi. Siktiri boktan taşlara bu kadar anlam yüklemen anlamsız değil mi sencede?”
“Babamın ceketinden çıkmasalardı umurumda olur muydu sanıyorsun sen?” Ellerimi iki yana açtım ve kendimi işaret ettim. “Sen beni mücevher düşkünü, Crystal kadınlarından mı sandın?”
Yekta boynunu sağa doğru esnetti. “Saçmalama, tabii ki değil ama dört yıl oldu Asi. Dört yıldır tılsım gibi o taşları taşıyorsun yanında. Kimseye söylememe de izin vermiyorsun.” dediği anda sert bakışlarımdan nasibini aldı.
“Sakın! Hiç kimse Ural Zümrütleri’nin bende olduğunu bilmeyecek.” Ayağa kalkarak boğaza bakan büyük camın önüne geçtim ve İstanbul’un tekinsiz karanlığına göz gezdirdim. Kim bilir bu koca şehrin neresinde hala nefes alabiliyordu? İstanbul’un bir diğer ucunda mıydı, yakınımda mıydı? Belki de kulübümde eğlencenin dibine vuruyordu. Bilmiyordum! Ailemin katilinin hangi cehennemde olduğunu bilmiyordum. Babamın ceketinin cebine Ural Zümrütleri’ni koyacak kadar yaklaşan ama onların yaşamalarına izin vermeyen caninin kim olduğunu bilmiyordum.
“Babamın öldürüldüğü gece ceketinin cebinden, yasaklattığı taşlar çıktı Yekta.” Kara manzaradan bakışlarımı çekip ona yöneldim. “Babam, kanunları olan adamdı. Bunu sen daha iyi bilirsin. O taşların kan döktüğünü öğrendiği anda yasaklattı. Sırf ucu aileye sıçramasın diye. Sırf ailem dedi diye.” Burnumdan sertçe soluklandım ve kendimi koltuğuma bıraktım. “Babımın kan dökülmesin diye yasakladığı taşlar, babamın kanı döküldüğünde cebinden çıkıyor Yekta.” Derince ofladım. “Ve şimdi bu taşların adını fısıltılar halinde duymaya başladım. Dört yıl sonunda nihayet birileri deliğinden çıkmaya başladı.” Masaya doğru eğilerek ellerimi birbirine kenetledim. “Yıllar sonra birileri deliğinden çıkmaya niyetlendi ve bu her kimse, ben onun boynunu kırmadan yerimde rahat durmam.”
“Alparslan amcanın o taşları yasaklaması sadece bir hüküm değil, aynı zamanda bir püskürtmeydi Asi. Amacı birilerini aileden uzak tutmaktı.” Ellerini saçlarından geçirdi ve sertçe soluklandı. “Ama sen, uzakta kalması gereken her kimse onu kendine çekme niyetinde gibisin.”
“Onun dışında kimse taşların bende olduğunu bilmiyor Yekta.” dediğimde irdeleyen bakışları üzerime kurşun gibi saplandı.
“Bu senin başının daha az belada, daha az tehlikede olduğu anlamına mı geliyor yani? Asi, Alptuğ amca yıllardır cebinde taşıdığın şeylerin Armina teyzeden kalan kopuk kolyenin incileri olduğunu sanıyor. Ailedeki kimse senin cebinde dört yıldır gezdirdiğin taşların Ural Zümrütleri olduğunu bilmiyor.” Burnunun kemerini sertçe sıktı. “Yanında taşıyorsun Asi!” diye bir anda parladı. “Sen hayatının kumarını cebinde taşıyorsun, farkında mısın?”
Yekta’ya nazaran daha sakin bir ses tonuyla “Her şeyin farkındayım.” dediğimde bir kez daha sinirle ellerini saçlarından geçirdi. “Farkındayım, Yekta.” diye üzerine gittim bu sefer. “O taşları babamın ceket cebine bırakan şerefsiz her kimse o taşların bir şekilde bulanacağının farkındaydı, biliyordu, bulunsun istiyordu. Ama kimin bulduğunu biliyor mu?”
“İçim soğudu şu an gerçekten! Gerekçen bu mu sahiden? Dört yıldır sana verdiğim eğitimlerden aldığın feyz bu mu yani?” Öne doğru eğilerek gözlerini gözlerime sabitledi. “Bilinmezlik insanın kara kuyusudur Asi. Ve sen, tam olarak o kuyuda debeleniyorsun. Taşları kimin koyduğunu bilmiyorsun. Yıllar sonra Ural Zümrütleri konusu nereden beladan hortladı bilmiyorsun. Canının kıymetini bilmiyorsun. Sana o kuyudan kurtulmak için halat uzatmaya çalışıyorum, onu da görmezden, bilmezden geliyorsun. Derdin ne kızım senin?”
“Derdim ne?” diyerek parmaklarım masanın üzerinde ritim tutarken, uzun uzun soluklandım. “Derdim ne biliyor musun?” diye mırıldandım büyük bir sükutla ve sonrasında bir anda içimde biriken yılların öfkesini Yekta’ya kustum. “Derdim dalımı kıranın kökünü kurutmak, derdim nefesimi kesenin alacağı son nefesinin azabı olmak-”
“Derdin ailenin katilini bulup, intikamını alıp, İstanbul’dan siktirip gitmek Asi.” diye abi şefkatiyle fısıldayarak sözümü kesti. Sessiz kaldım. O ise devam etti. “Haklıyım ve bunu sende biliyorsun.”
Bakışlarım kamera ekranına çevrildi. Etrafta dikkatimi, zihnimi dağıtacak, kaçacak bir şeyler arıyordum ki gözüm yine ona takıldı. Her gece yaptığı gibi bu gecede bardaki sandalyesinde yerini almıştı. Dikkati elinde çevirdiği kadehindeydi. Yanında sarışınından esmerine bir sürü kadın vardı ama bu gece hiçbirine aldırış etmiyor gibiydi. Boşta kalan elinin işaret parmağını bir şeyin hesabını yapar gibi, sanki bir şeyin yeminini eder gibi ritmik hareketlerle bar tezgahının üzerine vurduyordu.
“Asi!”
Yekta’nın adımı seslenmesiyle başımı ekrandan ona çevirdim ve tek kaşımı kaldırdım. “Ondan haber var mı?”
Pes dercesine ellerini birbirine çarptı. “Konuyu yine değiştiriyoruz harika!” diye sitem ettiğinde, bir kez daha sorumu tekrarladım ve karşılığında aksi bir tavırla “Yok!” cevabını aldım.
“Bana bul o adamı Yekta. Gerekirse tüm İstanbul’u talan et ama bana onu bul.”
Yekta’nın dili dudaklarını ıslatırken, başını sağa doğru eğdi ve boynunu kütletti. “İstanbul’da olduğundan emin misin Asi? Belki de Alparslan amcam gibi o da bir şehir efsanesi, olamaz mı?”
“Olamaz.” dedim kendimden emin bir şekilde. “Efsaneler ölümsüzdür; o ise ölecek. Babamı efsane yapan gözü karalığı ve mertçe dövüşmesiydi. Hayalet gibi yaşayıp kaçak güreşen insanlar, tozlu anı kırıntılarında solmaya mahkumdur.” Kadehimdeki buzu erimeye yüz tutmuş viskiyi bir yudumda bitirirken, bardağı sertçe masaya bıraktım. “O adamın solmaya yüz tutacak bir anısı bile olmayacak.”
“Bazen senden gerçekten korkuyorum. Sen bir Kasabalısın o ise M-” cümlesi tamamlanmadan, çalan telefonumun melodisiyle havada kalırken, masa üzerindeki telefona bakmamla yüzüme gülümseme yerleşmesi bir oldu. Bir elim telefona uzanırken diğer elimle Yekta’ya bir dakika işareti yaptım ve çağrıyı yanıtladım.
“Je suis content que tu te sois souvenu de moi, partenaire.” (Beni hatırlamana sevindim, ortak) Sitemim karşında şuh bir kahkahayla ödüllendirilirken, bu sesi ne kadar özlediğimi fark ettim. Geçmiş yılların özlemi içimi bir kez daha acıtsa da tebessümümün silinmesine fırsat vermedim.
Gülüşlerinin arasından sitemimi yakalayan Ash, “Tu m'as manqué aussi, mon ami.” (Ben de seni özledim, dostum.) diyerek karşılık verdiğinde, Yekta yüzümdeki gülümsemede takılı kalırken, arayanın kim olduğunu merak eden bakışlarını üzerimde tutmaya devam ediyordu. Görmezden gelmeyi tercih ettim ve dikkatimi tekrar hattın diğer ucuna çevirdim. Hızlı ve heyecanlı bir şekilde konuşmaya devam ediyor, bir sürü konuyu bir nefeste anlatmaya çalışıyordu ki son cümlesinde takılı kaldım.
“...En fait, c'est pour cela que je suis venu à Istanbul.” (...Aslında İstanbul’a gelme sebebim de buydu.)
“Attendez une minute, attendez une minute... Vous êtes à Istanbul ?” (Bir dakika, bir dakika… Sen İstanbul’da mısın?) Heyecanım bir anda tavırlarımdan da okununca yerimde kıpırdandım. Birkaç dakika önceki aksi ruh halimin şimdi çok ötesindeydim. Telefona daha sıkı sarıldım. “Ash, es-tu vraiment à Istanbul ? Ou est-ce juste un autre de tes matchs habituels?” (Ash, gerçekten İstanbul’da mısın? Yoksa bu da her zamanki oyunlarından biri mi?)
Ash, Paris’te tanıdığım insanlar arasında en çılgın, en uçarı ve en yakın arkadaşımdı. Birlikte aynı okulda okumuş ve aynı evde kalmıştık. Okul bittikten sonra ise dostluğumuzu iş bazında ilerletme kararı almış ve Paris’te Voile de Cristal’i açmıştık. Ailemin trajik ölümünden sonra burada kalma kararı verdiğimde ise işler hiç beklemediğim bir şekilde ilerlemeye başlamıştı.
“Regarde la caméra du C-12, chérie.” (C-12 kamerasına bak tatlım) diye soruma cevap verdiğinde, Yekta’nın sorgulamalarını görmezden gelmeye devam ederek bakışlarımı hızla geniş ekrana çevirdim. Koridoru gösteren C-12 kamerasına baktığım anda gördüğüm yüzle sarsılmam bir oldu. Sanki onu izlediğimin farkındaymış gibi dikkatle kameraya bakıp göz kırpan ve elindeki telefonu sallayan Ash, boşta kalan eliyle kameraya öpücük attı.
“Mais tu plaisantes, Ash!” (Siktir, şaka yapıyorsun Ash!) dediğimde Ash’in verdiği tek cevap kahkaha atıp telefonu kapatmak olmuştu. Elimdeki telefonu masaya bırakıp hızla ayaklandım. Yekta o anda sabrının sonuna gelmiş olmalı ki benimle birlikte ayaklandı.
“Kim o Asi? Deminden beri bir şey söylemeni bekliyorum ama görmezden geliyorsun.”
Yekta’ya alelacele Ash’in ortağım olduğunu söyleyerek, onu ofiste bırakıp alt kata indim. Topuklu ayakkabılarımın sesi müzik seslerini baskılamak istercesine yankılanırken, yönümü doğruca pist yerine koridora çevirdim. Ash’i, Paris’te bıraktığım günden bu yana sürekli telefonda konuşup, görüntülü görüşüyor olsak da kanlı canlı görmek bambaşkaydı. Ve ben onu çok özlemiştim.
Koridora ulaştığımda onu tek başına buldum. Duvara yaslanıp artık uçları yeşil olan siyah saçlarıyla dalgalarıyla oynuyordu. En son onu platin sarı saçlarıyla sarışın bir şekilde bırakmıştım ancak şimdi karşımda sanki bambaşka bir Ash var gibi duruyordu. Adımlarım kısa bir an duraksarken dikkatle ona bakmaya niyetlendim ama hemen beni fark etti. Her zaman dikkatliydi.
“Asi!”
Yüksek sesle adımı haykırıp, topuklu ayakkabılarının yüksek ökçesine rağmen hızlı adımlarla bana doğru gelerek sıkıca sarıldı. Ben şaşkınlığımı üzerimden atamazken o bunu fırsat bilip sıkı sıkıya beni sarmaladı. Şok etkisini kısa süre içinde üzerimden atınca bende ona sarıldım. Dört yılın acısını çıkarmak istercesine sevgi yumağı olurken onun anlamayacağını bildiğim için Türkçe “Çok özlemişim seni Ash.” diye fısıldadım.
“Ben de çok özledim seni tatlım.”
Duymamı istediğini belli eder şekilde söylediği sözlerle beni dumura uğrattığında, bedenim kaskatı oldu. Yıllardır arkadaşım bildiğim kadının Türkçe’yi anlamasına ayrı, özenli bir şekilde konuşuyor olmasına ayrı şaşırırken bir darbeyi de arkamdan duyduğum sesle yedim. Tüylerimi diken diken sesin sahibi en az benim kadar şaşkın bir ses tonuyla sarıldığım kadına seslendi.
“Asena!”
****
Yeni bölüm gelinceye kadar sevgiyle kalın...


Yorumlar