KARANLIK DENGE
- 8 Ağu
- 24 dakikada okunur
Ferman HİSAR
“Benim içimdeki karanlık bana ait! Onu kimden miras aldığımı değil, onunla ne yapacağımızı konuşacağız.”
Ellerim sinirden titrerken art arda nefeslendiğim sigaranın dumanını aracın camından kasvetli gökyüzüne savurdum. Derin nefeslerin ağırlığı cebimdeki Yeşil Ölüm’ün hayali bir şekilde titreşmesine sebep oluyordu.
Sarraf’ın ağıt kokan sözleri aklımda sisli bir duman gibi dalgalandı.
“Mösyö’nün kaderi yeniden belirleniyor, Mösyö bu kez tökezleyecek.”
“Mösyö nefes alacak ama kan, kendi asi yatağını bulana dek durmayacak.”
Asi… Asi Kasabalı!
Yol akıp giderken dudaklarını kemiren Asena’ya gözüm ilişti. Arabaya binene kadar ciddiyetimin farkında değildi ama kurbanlık koyun gibi ne olacağını bekliyordu. Aklım asla almıyordu. Nasıl olurda kurdun inine elinde bir torba etle gelirdi.
Telefonumun ağır sesi sessizliği yararken izmariti fırlatarak elimi ceketimin iç cebine yerleştirip cihazı elime aldım. Her şeyi anında bilen bir kardeşim vardı ve meraklı yanı halimi az çok tahmin ettiği halde durmuyordu. Yanıtlayıp kulağıma koyduğumda soruları sıralansa da sadece “Mekana gel ve gelirken Kuşkucu ile Sarraf’ı getir,” deyip kapattım.
Sürücü koltuğundaki Yasin, Armağan’a olan sözlerimle nereye gideceğimizi anlamıştı. U dönüşü yaparak mekana giden yola girdi. Dilim alt dudağımdan geçerken Asena “Abi,” diyen titrek bir sesle bana döndü. “Konuşabilir miyiz?”
Sol kaşım kavislenirken elim çenemdeki yaranın üzerinden geçti. “Siktiğimin sesini mekana gidene kadar bir kere daha açarsan sana neler yapabileceğimi bilmiyorsun, küçük kardeşim!” Dişlerimi sıkarak sakinlikle konuşmaya çalışsam da içim alev alev yanıyordu.
Ben onu korumaya çalışırken İstanbul’a ayak bastığı yetmiyormuş gibi bir de elindeki taşları sallaya sallaya ben senin hayatına yalanla girdim dediği kadının, taşları yasaklatan Kudretli Lider’in kızının önüne sermişti. Oradan sağ salim çıktıysak sebebi Zanaatkarlar’ın tam zamanlı göreviydi. Veznedar’ın sağlam adımları sayesinde alnımıza birer kurşun yemeden çıkmıştık.
Aklımı kurcalayan yegâne şey Ural Zümrüdü olsa da, selamımın Kasabalı Asi’nin masasında ne işi vardı orası da ayrı bir detaydı.
Kutu geldiğinde solan teninden, titremeye ramak kalan ellerine kadar onu ya ürkütmüştüm ya da sinir etmiştim ama ikisinin de benim terazimde yeri aynıydı. Gri maden elinde dönerken Turuncu Felaket parlayan bir yıldız gibiydi. Bu görüntü keyif verse de keyfimi kaçıran unsur sağımda sessiz soluklar alıp veriyordu. Sinir yeniden şakaklarımdaki damarlara nüfuz etti.
Bu gece Ferman Hisar’la değil, Mösyö ile karşılaşacaktı.
Araç mekanın otopark girişine vardığında ani lastik sesleri uğursuz havanın sessiz eteğini yırttı. Armağan kollarını birbirine bağlamış arabanın kaputunda bizi beklerken, Yasin bana döndü. “Abi ne yapayım?”
Öfkeyle başımı sağa sola sallayıp araçtan indim. Ön camdan gördüğü yüzle kaşları anlık havalansa da “Onun ne işi var?” diye sordu.
“Canı sıkılmış oyun içinde oyun çevirmeye gelmiş hanımefendi,” dediğimde burnu kırıştı.
“Crystal Veil’den geliyorsanız eğer buraya girme Ferman, tekneye gidelim. Eminim ki Kasabalılar ardına çoktan köpeğini salmıştır.”
Elim sertçe saçlarımdan geçti. “Sikeyim ya, beni öyle bir ketenpereye getirdi ki ben öfkeden ne yaptığımın, nasıl davranacağımın bile hesabını yapamadım.”
Elini sol omzuma yerleştirip sıktı. “Bunun için buradayım, başka şeyler de var ama ilk önce hanımefendinin derdini çözelim. Ekip arabada,” derken başıyla aracını gösterdi. “Gidelim.”
Tekneye vardığımızda Asena’ya bakıp başımla içeriye geçmesini işaret ettim. İlk önce Armağan’la konuşup kafamı toplamalıydım. Cebimden çıkardığım paketten iki dal çekip ikisini de aynı anda yakarak birini ona uzattım. O, parmaklarımın arasından birini çekerken ileride bekleyen Kuşkucu’ya döndü.
“İçeri gir ve analize başla. Saçının telinden, ayak tırnağına kadar her bir parametreyi dikkatli ve sessiz bir şekilde ölçüp raporla.” Sözlerinden sonra Sarraf’a döndü. “Veznadar’a ulaş ve en son gönderilen selamı konuş.”
Armağan’ın dikte görevleri ikisinin ayrı yere gitmesine sebep olurken arkamda bekleyen İnfazcı’ya döndüğümde hayran gözlerle Armağan’a bakıyordu. Sikecektim artık bunun da Armağan sevdasını! Boynumu sağa sola çevirip çıtlattığımda çıkan sesle gözleri bana döndü.
“Buyur abi.”
“Gözlerini çevrede tut!”
Yaptığı hareketin farkında olup başını eğerek tekneden atlayıp kendisini limana bıraktı. Etrafı kolaçan edip belirli noktalarda bekleyen adamlarla kulağındaki cihazla iletişime geçti.
Armağan’la beraber denize dönüp efkar attığımızda bana olan biteni sordu ve kısaca üzerinden geçtim. Anlattıklarım sinirlerimi yeniden gerip bedenime hiddeti getirirken “Sakin ol, bir yalan var belli ama içeridekinin bir Hisar olduğunu unutma. Bizimle ilgili hiçbir şey bilmiyor, olanların farkında bile değil. Kendi küçük dünyasında…” derken onu durdurdum.
“Bu sefer haklı değilsin Armağan, Asi’ye bakarken gözlerindeki kibiri gördüm. Her gün aynaya baktığımda kendi gözlerimde gördüğümü ben Asena’da gördüm. Dilindeki yalan, yüzündeki gülümseme sahte! Asi bu gece o yanındaki herife kurşun sıktırmadıysa Mösyö sayesinde yoksa dört tekerlekli ile değil dört kolluyla çıkmıştık mekandan.”
Sigarasından derin bir nefes alıp çenesini havaya kaldırarak soludu. Söylediklerimi tartıyordu; ben ne kadar yer üstündeki çizgiyi bozmamaya çalışsam da o da yer altındaki çizgiyi biliyordu. Tüm konuşmaları mantığından geçirdiğinde genişleyen burun delikleriyle bana döndü.
“Bunların tüm cevabını Zanaatkarlar ve Asena verecek, yüzleşmekten başka şu anda bir şey yapamayız.”
“Onun için buradayım,” deyip elimdeki izmariti baş ve orta parmağımla fırlattım.
İzmaritin kızıl ucu karanlık sulara gömülürken, teknenin kapısına yönelen adımlarım ağır ama keskindi. Armağan dışarıda, gecenin serinliğinde kalmayı tercih etti, bu hesaplaşma baş başa görülmeliydi.
Kapıyı itip içeri girdiğimde, içerideki boğucu hava yüzüme çarptı. Kuşkucu masanın başında sessizce köşeye çekilmişti. Asena ise oturduğu yerde kımıldamadan duruyordu ama gözlerindeki dik bakış hâlâ yerindeydi. Karşısına sandalyeyi çekip oturdum. Ona doğru eğilirken sesimdeki sakinlik, fırtınanın kopmasından önceki son sessizlikti.
“Evet, küçük kardeşim,” dedim, ellerimi birleştirirken. “Dışarıda yeterli zamanı harcadık. Şimdi ne yaptığını, o zümrüdün eline nasıl geçtiğini ve oyunun neresinde durduğunu tane tane anlatacaksın.”
“Abi.” dedi titreyen dudaklarıyla. “Ben neyden bahsettiğini bilmiyorum.” Dolu dolu gözlerle bakarken, burnunu çekti. Kuşkucu o an boğazını temizledi. Bu onun dilinde, manipüle işaretiydi. Dilim dişlerimin üzerinden geçerken ellerimi sertçe dizime geçirdim.
“Benimle taşak mı geçiyorsun Asena!? Bu gece orada bizi kurşun yağmuruna tutmadılarsa sebebi kaderin ölmemizi hala daha istememesiydi. Şansa çıktık oradan, sen senelerdir beraber olup iş yaptığın kadının kim olduğunu bilmiyor musun ya da ona hayatınla ilgili yalan söyleyecek kadar aptal mısın?!”
Gözlerinden damlalar süzüldü. “Ben sen ne dediysen onu yaptım, gizlen dedin gizlendim. Kendimi kimseye açık etmedim. Asi’nin, Ural Zümrütleri olayını biliyordum bana da aynısı gelince koşup ona geldim. Başka bir derdim yok.”
Hırsla ayağa kalktım. “Bana o masum küçük kız masalını anlatmayı kes!” diye üzerine yürüdüm, sesim kabinin ahşap duvarlarında yankılanırken dişlerimi sıktım. “O kadının o masada kimleri harcadığını, taşların arkasında hangi kanlı ellerin olduğunu biliyor musun?” Elim yumruk halini alırken hırsla yumruğumu koltuğa geçirdim. “Şimdi bana o masaya hangi hırsla oturduğunu, o zümrüdü kimin emriyle kadına sunduğunu söyleyeceksin, yoksa o akıttığın timsah gözyaşlarında boğarım seni!”
Kuşkucu halimi görmezden gelip yaptığı analizi Asena’nın kulakları duya duya söyledi.
“Nabız yüksek, adrenalin tavan yaptı,” dedi, duygusuz bir doktor soğukkanlılığıyla. “Ama şaşırtıcı olan bu değil. Kan basıncı ve göz hareketleri, bir korkudan ziyade... bir şeyleri gizlemenin getirdiği zihinsel baskıyı işaret ediyor. Korkmuyor, hesap yapıyor.”
Asena ağlak tavrını bir kenara bırakıp hırsla gözlerini Kuşkucu’ya çevirdi. “O ne yaptığını zannediyor?” diyerek kalkmaya çalıştı. Bileğini kavrayan parmaklarımın sert baskısıyla sandalyesine geri yığıldığında, kafamın içindeki o uğultu bir an için tamamen kesildi. Öfkem yerini, omuriliğime saplanan buz gibi bir gerçeğe bıraktı.
Asena kolunu benden kaçırmak için panikle geriye çekilmeye çalıştı ama kazağının sıyrılan kol yeninde parlayan o manzara, odadaki bütün havayı çekti.
Derisinin altından morarıp sızlayan o kızıl delikler…
Siktir!
Kuşkucu’nun az önce bahsettiği o tutarsız nabız atışları, aniden tavan yapan adrenalin ve rengini kül gibi soluklaştıran paniği… Zihnimdeki taşlar birer birer yerine otururken, midemdeki sert yumru daha da büyüdü. O, sadece masada elinde zümrütle yakalanan amatör bir piyon değildi; zihni, iradesi çoktan içeriden kelepçelenmiş bir kurbandı.
“Bırak beni Ferman!” diye bağırdı, sesindeki inatçı meydan okuma tamamen kırılmış, yerine ölümüne bir çığlık oturmuştu. “Bununla bir ilgisi yok, yemin ederim yok!”
Kuşkucu, oturduğu köşeden sessizce masaya doğru eğildi. Soğuk gözleri Asena’nın kollarındaki kızıl izlere takıldığında “Veriler şimdi oturdu,” dedi, sesinde en ufak bir şaşkınlık barındırmadan. “Zihnini ayakta tutan şey kendi iradesi değil, damarlarındaki zehir.”
“Kim yaptı bunu?” Sesim artık bağırarak değil, neredeyse nefes almadan çıkıyordu.
Sertçe kolunu benden çekti. “O benim, her daim de benim olacak. Onun istediği sadece saçma bir anlaşma.” diye saçmalamaya başladı. “Bırak beni! O beni nerede olursam olayım bulur. Her şeyimi ona vereceğim.”
Armağan hızla içeriye daldı. “Kime vereceksin Asena, biz burada kıçımızı senin için yırtarken sen nelere bulaştın?”
Tükürerek konuştu. “Sizin kıçınızı yırtmanız benim umurumda bile değil. Siz benim hiçbir şeyim değilsiniz!”
Yüzüne çarpan zehirli cümle, kabinin içinde yankılanan soğuk bir tokat gibi kaldı. Armağan’ın gözlerindeki şaşkınlık anlık bir tereddüde dönüştü, ardından damarlarındaki öfke yeniden kabardı. Karşısındaki kızın gözlerindeki yabancı bakışı gördüğünde, bunun Asena’nın kendi iradesiyle kurulmuş bir cümle olmadığını anladı.
“Bunu söyleyen o değil,” diye mırıldandı dişlerinin arasından ama sesindeki kırgınlık, öfkesinin altında eziliyordu.
Gözlerimi Asena’nın bir an olsun sakinleşmeyen, zihni ellerinden kayıp giden bedenine diktim. Parmaklarımı hafifçe yumruk yapıp masanın kenarına bastırdım. Oysaki birkaç saat önce abi diyerek sarıldığı bedenimde hala kollarının sıcaklığı vardı. Burnum sızlarken ne yapacağımı düşünmeye çabalıyordum. ‘Her şeyimi ona veririm.’ Akıl sağlığı asla yerinde değildi. ‘O beni bulur.’ Kimdi bu siktiğimin kişisi de benim küçük kardeşimi bu denli ele geçirmişti. Derin bir nefes alıp ne yapacağız diyen gözlerle bakan Armağan’a döndüm.
“Onu kimse görmeden mekana götürün ve Simyacı’ya bırakın, ne gerekiyorsa yapsın. Ayrıca Veznedar’a söyle avukatlarla konuşsun. Asena’nın tüm haklarını elinden alıyorum.”
Armağan’ın gözleri bir an irileşti, duymayı beklediği son şey buydu ama içerideki tehlikenin boyutunu o da çok iyi biliyordu. İtiraz etmek için dudakları aralandı ama boğazında düğümlenen kelimeler dışarı dökülemedi. Çünkü şu an Asena’yı korumanın tek yolu, onu masadan, zehrin sahibinden ve hatta bizden bile tamamen izole etmekti.
Kuşkucu, masanın üzerindeki tableti sessizce çantasına atarken başını hafifçe kaldırdı. “Hukuki ve tıbbi tedbirler eş zamanlı yürütülmeli,” dedi, her zamanki mesafeli ve keskin tonuyla. “Simyacı nöro-toksinin kökünü kazıyana kadar dış dünya ile tüm bağı kesilmeli. Aksi takdirde peşimizdeki görünmez el, bu kızı bir silah gibi doğrudan kalbimize saplamakta bir saniye bile tereddüt etmeyecektir.”
Başımı yavaşça salladım, gözlerimi hâlâ boş bakışlarla aynı şeyleri mırıldanmaya devam eden Asena’dan ayırmadan. İçimdeki sızlayan vicdanı, birkaç saat önceki sıcaklığın anısını sert bir elin tersiyle göğsümden söküp attım. Masada kartlar yeniden dağıtılıyordu ve bu oyunda acımaya yer yoktu.
“Sabaha kalmadan işi bitirin,” dedim, sesim kabinin dar duvarlarında hala yankılanırken oradan çıktım.
“Ferman Bey.” diyen Kadim Arif, beni durdururken “Söyle Sarraf.” dedim.
“Bu olanları rapor geçmem gerekecek.”
Bir de bu siktiğimin işi vardı tabii. “Bu benim aile sorunum eğer ki İhtiyar’ın kulağına gidecekse bunu ben söylerim.”
“Siz ya da ben fark etmez, bilmeli.” Kelimeleri baskılıydı. Başımı salladım.
“Bilecek,” deyip adım attığımda bir şey daha vardı ki kolumu tuttu.
“Söylentiler var. Sağda solda dolaşan kelimeler.” Bir adım atıp temkinli bir şekilde sol omzunu sağ omzuma dayayıp kulağıma doğru yükseldi ve kelimelerini sıraladı.
O anda hoşuma giden cümle belki de bu gecenin en iyi yanıydı. Dudaklarım iki yana kıvrılırken şeytani gülümseme yüzümü esir aldı.
“Kabulümdür, ellemeyin öyle bilinsin.”

İçim sıkılıyordu, ne tekneye, ne eve ne de sokaklara sığabiliyordum. Şehir sessizliğin ihtişamlı huzurunu evlerinde yaşarken ben arabanın içinde rıhtımında gemilerin heybetini yük bilen boğaza bakan tepelerin birindeydim. Yaşlı çınar ağacının gövdesinin birkaç metre ötesinde karanlığın arabamı örttüğü alanda sorular ve çözümlerle meşgul olan aklımı rahatlatmaktı derdim. Camı yarı açıp elimdeki şişeyi diktiğimde kehribar renkli sıvı boğazımı yaktı, tıpkı Asena’nın birkaç saat önce vicdanımı yakıp kavurduğu gibi…
Şişeyi bacaklarımın arasına sıkıştırıp camı biraz daha aşağı çektim, dışarıdaki keskin ayaz içeri sızarken zihnimdeki bulanıklığı biraz olsun dağıtıyordu. Kardeşimin gözlerindeki boşluk, sanki kendi ellerimle kazıp gömdüğüm bir hatıranın mezar taşını yeniden dikiyormuş gibi canımı yakıyordu. Ama acımaya yer yoktu, bunu kendime defalarca hatırlatmıştım. Aklım bulanırken geçmişe çok geçmişe gitti.
Yeraltında merhamet, zayıflığın ilk ve en kesin ilanıydı.
“Bıçakçılar bıçak tutar Ferman, tutamayanı ise o bıçak doğrar!”
Karanlık denen şeyin bir rengi yoktu ama ben o gece onun kokusunu almıştım. Demirin, benzinin ve kanın birbirine karışmış ağır kokusunu ciğerlerime nüfuz eden bir naftalin gibi çekmiştim. Babam kapıya dayandığında on altı yaşındaki Ferman’ın itiraz etme hakkı yoktu. Armağan yatakta uyuyordu, Asena ise annemin koynunda… Gece, taş avlunun nefesiyle buharlaşıyordu. Ay, kapının aralığından süzülen bir çizgi gibi duruyordu, gölgeler duvarın yüzünde diri bir kabartma gibi titreşiyordu…
On yedi sene öncenin kirli anılarının hala aklımda diri olması gibi.
On altı yaşındaki Ferman, alnındaki teri silmeden önce babasının gözlerine korkuyla baktı. Gözleri evdekiyle aynı değildi. Bıçak gibi dik, soğuk ve emir veren!
“Gel.” dedi İhsan tek kelimeyle. Sesi ne bir babanın nazıydı ne de annenin çağrısı… O, bir milisin düdüğüydü. Ferman sağına soluna baktı, siyah bir panelvan içinde birkaç adam, yüzleri geceyle karışmış, elleri eldivenli. O an anladı karşısındakinin babası İhsan olmadığını… Bunların hepsi İhsan’ın dünyasındandı. Kirli, pürüzlü ve geri dönüşü olmayan bir düzen!
“Senin zamanın geldi oğlum.” Yüzündeki sırıtışı gurur gibi gelmişti on altılığa ama şimdiki otuz üçlük biliyordu ki kanlıydı o sırıtış. Korktuğunu hatırlıyorum Ferman’ın…
“Yapacaksın!” diyen hiddetini hatırlarken yüzümü buruşturdum. “Ya sen bu kanı akıtacaksın ya da bu kan için senin peşinden gelmeye devam edecekler! Erkek olmanın zamanı geldi Ferman Bıçakçı!”
Erkekliğin tarifini o geceden önce bilmiyordum, meğer insanın içindeki çocuğu öldürmekmiş erkek olmak.
O gece beni götürdükleri depodaki çürümüş duvarların arasına sıkışmış adamın yüzünü hala hatırlıyordum, elime babamın tutuşturduğu bıçağın soğukluğunu, keskinliğini ve onun tanımadığım gerçekliğini!
“Soyumuz bunu gerektiriyor oğlum, sen bir Bıçakçısın! Bıçakçılar bıçak tutar Ferman, tutamayanı ise o bıçak doğrar!”
Meğer soyumuz, bir bıçağın pasında yaşıyormuş on altı yaşımda öğrendim.
Adamın çığlık kıyamet yalvarışı gözlerimin önünde dalgalandığında babamın bakışları daha yüksek sesle bağırmaya başladı.
“Bıçakçı kanı iz bırakır Ferman Bıçakçı!”
Elim titrediğinde o avucumu daha sıkı kavradı, bıçağı adamın tenine kendisi bastırdı. İlk kesiği o attı ama benim ellerime kanı sızdı.
“İlk iz her zaman en çok acıtan olur oğlum ama bil ki; zamanla kan kokusu eve dönüş gibidir, evine hoş geldin Ferman Bıçakçı!”
Birinin günahına ortak olmanın kendi günahından daha ağır olduğunu on altı yaşında anladı Ferman. O gece adam öldü mü bilmiyordum ama depodan çıktığımda tek bir şey kesinleşmişti.
Ben annesinin kara kuzusu Ferman değildim, ben babamın oğlu İhsan Bıçakçı’ydım ve bundan daha korkunç bir gerçek vardı, bu durumdan zevk alan bir his! Kader dediğin bazen bir bıçak yarasıymış. Sen nereye kaçarsan kaç kanayan yerin seni bulurmuş ve benim kanım yıllardır bana bulaşmış olan o gecenin karanlığıyla akıyordu.
Ve ben bugün o gece gibi kokuyordum. O canavarın kokusunu alan bedevi ise bu karanlıktan kaçmak istediğinde ilk limanına sığındı. Torpidoyu açıp kelime kelime ezberimde olan mektubun katlı yerlerinden yırtılmaya meyilli olmasına aldırış etmeden açıp göz gezdirdim.
Benim kara kuzum, annesinin göz bebeği… Kızlarımın koruyucu duvarı, canım oğlum…
Bu mektubu yazabiliyorsam hala nefes alıyorum demektir. O nefes, babana karşı aldığım cepheden geliyor ama bu cephede topsuz tüfeksiz kalmaya devam edersem, içimdeki sessizlik gibi ben de yavaş yavaş öleceğim.
Ferman’ım, senin doğduğun gün bir şeyin başladığını biliyordum. Armağan’dan alamadığını, senden alacak hissediyorum. Ama neyin nasıl biteceğini hala bilmiyorum. Ölüm bazen çığlıkla gelmez oğlum. Bazen susarsın ya da susmak zorunda kalırsın ve ben uzun süre susmak zorunda kaldım.
Edremit Gökalp’in bir zehir gibi ailemin damarlarına sızdığını fark ettiğimde, biz çoktan onun kurduğu düzenin içinde rol almıştık. Ben de oynadım, oynamak zorunda kaldım, oynatıldım ama hiç oyun kuran taraf olmadım.
Benim için Hisar soyadı, sadece bir miras değil. Babamın yerde kalan kanını hatırlatan ve o kanın İhsan’ın bıçağında kuruduğunu gösteren bir hatırlatıcı! Edremit’in yalanlarıyla kandırılan annem, babamın ölümünü karşı tarafa yüklediğinde, bizler bir düşmanın evine sığınmış olduk. İhsan, o evin içinde kahraman gibi gösterildi. Onun sözlerini, gözlerindeki mahcubiyet tamamlarken babamın yokluğunu bana duyduğu yalan aşkla harmanladı ve beni oynattı.
Ferman, sen doğduğunda o hesap yeniden yazıldı. Armağan’ın sessizliği, kırılganlığı ve kız çocuğu olması… Hepsi senin omzuna yüklendi ama bu yük senin değil oğlum. Bu yük, bizim sustuklarımızın bedeli.
Ben bu mektubu yazarken hâlâ nefes alıyorum ama içimdeki ses artık susmuyor. Bu düzenin içinde oynatıldım. Ama oyunu yeniden ben kuruyorum. Hisar soyadımı geri alarak. Ve size bırakacağım tek şey bu: Gerçek. Şimdi ise o düzenin içine çomak sokuyorum. Gelecekte size zarar gelmesin diye, bazı şeylerin önünü kesmek zorundayım. Evet, artık oyunu babasının kızı olarak ben kuruyorum. İnci Leyla Hisar olarak.
Annen… İnci Leyla Hisar.
Yirmi sene önce yazılmış mürekkebin soluk rengi kağıda akıtılan gözyaşlarının sırrını taşıyordu. Artık kabından taşan sırrın ise ciğerime batırdığı bir acı vardı. Gözümün gördüğü, kalbimin sağır olduğu durumun ehli bir yanı yoktu.
Yıpranmış kağıdı kat yerlerinden özenle katlayıp torpidoya kıymetli bir Barok İncisi gibi yerleştirdim.
Hisar Ferman kibirliydi, bir yanının duvarları yıkıktı. Bıçakçı Ferman ise korkaktı, ablasının elindeki bıçağı babasına saplamasına seyirci kalacak kadar… Mösyö vardı bir de bunların arasında kibirliyle, korkağın arasında kalan ve karanlıkla flört eden kör cesaretli!
Geçmişin o paslı çivileri zihnime batarken, boğazın serin rüzgarı arabanın yarı açık camından içeriye keskin bir ayazla doldu. Torpidodaki mektubun yarattığı o sessiz deprem henüz içimde dinmemişti ki, karanlığın ortasında yanan iki far, yaşlı çınar ağacının altındaki o izbe sessizliği acımasızca böldü.
Siyah, hatları keskin bir araç, beni fark etmeden tam yaşlı çınarın yanına yanaştı. Far ışıkları boğazı aydınlatırken direksiyona dayadığım parmaklarım istemsizce gerildi. Kapının açılma sesi geceye yankılandı. Ve siluet, tepenin soğuk rüzgârına meydan okurcasına arabadan indi.
Topuklu ayakkabısıyla, çakıl taşlarını döve döve yürüdüğünde elini yaşlı çınar ağacına dayadı.
O, uzun uzun ağacı izledi, bense onu…
Turuncu bir Felaket, Kasabalı Asi!
Tüm tüylerim diken diken olurken nefes almayı bile unutan aklımla kollarımı bedenime dolayıp iç çekerek ona baktım. Burada ne işi vardı? Beni mi bulmuştu, bilmiyordum ama ondan bir hareket gelmeden buradan adım atmayacaktım.
Boğazın ışıltısı Asi’nin saçlarında parlıyordu. Siyahlar içerisindeki kıyafetiyle orada yok gibiydi ama oradaydı görüyordum. Beyaz teni, turuncu kıvılcımları, bal rengi gözleriyle siyahın koynunda yatıyordu. Cebimden paketi çıkarıp bir dal çektim. Çakmağın ışığının görünmemesi için avucumu siper edip yaktığımda derin bir iç çekip izlemeye devam ettim.
Çınar ağacında soluklanırken sanki bir anın geri gelmesini isteyen bir hali vardı. Buraya kiminle geldiğini, ne yaptığını bilecek kadar onu tanımıyordum ama bedeninden yayılan hissi en derinimde hissediyordum: Özlem!
Birine duyduğu özlem onu sabaha karşı bu saatte onu buraya getirebilirdi. Ardında bıraktığı kırık hatıralar onu sıcağın koynundan ayazın şerrine savururdu. Kasabalı Asi’nin o dimdik duruşunun arkasında, bu rüzgarın bile dindiremediği bir yangın olduğunu o an derinden hissettim. Omuzları saniyeliğine hafifçe çöktü, parmakları yaşlı çınarın kabuklarında gezindi. Kendi içindeki cehennemle baş başa kalmak için burayı seçmişti. Tıpkı benim gibi... Tıpkı yeraltının kirli sokaklarında adını unutanlar gibi.
Sigaradan derin bir nefes daha çektim. İçimdeki yabancı sızı, onun omuzlarına yüklenen ağırlıkla birleşti. Biz, bu karanlığın çocuklarıydık. Birbirimizin yarasını saran değil, birbirimizin kanını akıtan ellerin sahibiydik. Ama o an, aramızdaki devasa uçuruma rağmen, ikimizin de aynı rüzgarda üşüdüğünü bilmek garipti.
Dakikalar birbirini kovaladı. Ne o kıpırdadı ne de ben arabadan bir adım attım. Boğazın karasularına vuran şehir ışıkları yavaş yavaş solarken, o da geldiği gibi ani bir hareketle arkasını döndü. Çakıl taşlarının altında ezilen tekerleklerin hışırtısı geceyi yeniden böldü, siyah araç karanlığın içinde kaybolup gitti.
Telefonun ritmik melodisi çalarken ekrandaki ünlem işaretiyle saatin kaç olduğunu anladım sabaha karşı altı! Ekranı kaydırıp aramayı yanıtladım.
“Geç kaldın,” dedi, sesindeki hafif alaycı ama tanıdık tınıyla. “Burası sensiz oldukça soğuk, Ferman.”
Direksiyona yaslandığım elimi yavaşça çekip alnıma götürdüm. Gözümün önünden Asi’nin çınar ağacının altındaki silüeti, omuzlarındaki yalnızlık gitmiyordu.
“Havamda değilim Estonya,” dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışmadan. “Bu gece beni bekleme.”
Hattın ucundaki o kadife nefes, hafifçe iç çekti. Estonya, benden yaşça büyük olmanın ve bu karanlık sofrada yıllardır benimle aynı zehri solumanın verdiği keskin sezgiyle, sesimdeki her bir pürüzü anında okurdu. Aramızdaki mahremiyet, sadece tenimizin paylaştığı sıradan bir rutinden ibaret değildi; o, ruhumun katran karası odalarını benden bile iyi bilen, beni en çıplak ve savunmasız anlarımda tanıyan tek kadındı. Ona karşı hissettiğim saygı, bu dünyada nadir kalan şeylerden biriydi.
“Beni bu saatte ekmek adetten değildir, Ferman,” dedi, zarafetini kaybetmeyen tınıyla. “Hele ki ortalık bu kadar tekinsizken... Söyle bakalım, zihnini bu kadar derinden bulandıran şey hangi hayalet?”
Direksiyona yaslandığım elimi hafifçe gevşetip başımı koltuğun başlığına yasladım. Ona karşı ne bir maskeye ne de savunmaya gerek vardı. Bunu en iyi bilen, bu karanlık yolda benimle yürüyen o kadındı.
“Mezardan çıkıp gelenlerden değil,” dedim. “Canlı olanı... En can yakanı, Estonya.”
Estonya bir an sessiz kaldı. Hattın ucundaki kibar tonda, her şeyi hemen kavrayan keskin zekânın dişlilerinin döndüğünü hissettim. Adını anmama gerek kalmadan kimi kastettiğimi anında sezmişti.
“Kasabalı...” dedi, sesinde ne ucuz bir kıskançlık ne de bir öfke; yalnızca olayları yerli yerine oturtan soğukkanlı kabulleniş vardı. “Demek o kadın sadece masanın dengesini değil, senin demirden örülü zihnini de yerinden oynatmayı başardı.”
“Zihnimi oynatan bir şey yok,” diye mırıldandım ama sesimdeki tını kendi yalanımı bile yalanlıyordu.
“Kendine yalan söyleyebilirsin Ferman ama bana değil,” dedi Estonya, kadife sesindeki hafif, incelikli tebessümü hissettirerek. “O yüzden bu gece seni zorlamayacağım. Yaralarını kendi ellerinle sarmaya çalışırken daha fazla kanatmamayı seçiyorum. İyi sabahlar.”
Cevap vermeme izin vermeden, her zamanki zarif tavrıyla hattı nazikçe kapattı.
Ekranın kararmasıyla birlikte arabanın içi yeniden koyu ve boğucu sessizliğe büründü. Direksiyona yaslanan parmaklarım gevşemiş olsa da, içimdeki öfke kor gibi yanmaya devam ediyordu. Estonya haklıydı. Bazı hayaletler mezardan değil, doğrudan hayatın ortasından çarpardı insanı.
Kontaktaki anahtarı çevirdiğimde motorun tok, öfkeli hırıltısı tepenin sessizliğini yırttı. Vitesi sertçe bire takıp aracı çınar ağacının gölgesinden fırlattım. Lastiklerin altındaki çakıl taşları havada uçuşurken, istikametim kesindi: Belirsizlik!

Sabahın ilk ışıkları laboratuvarın üst tavanından odama süzülürken, omzuma yarım açıda eğdiğim boynumla önümdeki kahve kupasının çevresinde baş parmağımı döndürdüm. Geceden bu yana içerideki sesler kesilmemişti. Parmaklarımın ucu fincanın seramik yüzeyinde tıkırdadı. Bir karar vermem lazımdı. Önümde Hattat’ın hazırladığı belgeler varken diğer yanda ucu yakılmış ve boylu boyunca kül olmuş izmaritler vardı.
Belgelerin üzerindeki kusursuz imzalar, neyi saklamaya çalıştığımızın değil, neleri elimizden kaçırdığımızın kanıtıydı. Teknede kollarındaki kızıl delikleri gördüğüm an verdiğim kararın yazılı olduğu imzalı kağıtlar duruyordu masada. Kardeşimin tüm haklarını elinden alıp onu Simyacı’nın ve yeraltının izolasyonuna mahkum eden avukat evrakları... Hattat sabaha kadar uykusuz kalıp bu kusursuz fermanı yasal kılıfla örmüştü.
Bir abinin kendi eliyle kardeşinin bağlarını koparmasından daha büyük bir cellatlık var mıydı şu hayatta?
Zihnimin bir köşesinde Sarraf’ın lanet kehaneti hâlâ uğulduyordu.
“Mösyö nefes alacak ama kan, kendi asi yatağını bulana dek durmayacak.”
Ne alaylı ama...
Yeraltının kurallarını yazan adam, kendi evinin ortasında akan kanı durduramayacak kadar acizdi şimdi.
Zihnimin odağını buraya çekmek imkansızlaşıyordu. Turuncu bir kıvılcım gibi karanlığın içine gömülen Kasabalı Asi... Estonya’nın her şeyi dengede tutan, insana nefes aldıran sakin limanından sonra, bu kadının varlığı zihnimde taştan duvarları yerle bir edecek zelzeleye gebeydi. Ve o zelzelenin altındaki gerçeği görmezden gelemezdim.
Geçmişten bugüne uzanan bir davam vardı: Gökalpler!
Ailemin üzerindeki kara bulutların hammaddesi Edremit Gökalp’ti. Fakat onun, karşıma çıkması Fransız kadar kibar lakabını üzerime takmıştı. Şimdi ne yanabilirdim ne de dönebilirdim.
Sessizliği bölen, masanın tahta yüzeyine hafifçe dokunan parmakların sesi oldu. Sarraf, yüzündeki okunmaz, tartıcı ifadeyle masaya yaklaştı ve siyah bir tableti önümdeki kül olmuş izmaritlerin hemen yanına bıraktı. Kararan ekran odada mavimsi bir ışıkla uyanırken, onun bu saatte kurduğu temasın ağrısı şimdiden şakaklarıma saplanmıştı.
Sarraf, onları bana getiren yegâne insandı. Kimdi, nelere sahipti hala daha bilmezdim ama bir yerlerde bir şeylerin köprüsü olduğunu çok iyi biliyordum. Gözlerim masadaki mavimsi ışıkta saniyelerce asılı kaldı. Sarraf, köprüyü kurmuş ve alışkın olduğu sessiz adımlarla geriye çekilmişti.
“Evlat.” diyen sesi beni kendime getirdi. Tableti elime alıp dik pozisyona koyduğumda elimi şıklattım. Odamın izolasyonu güçlenirken, masanın kenarındaki düğmelere basıp kapıyı kilitledim. Yaptığım her hareket yarım saniyelikti ve otuz ikinci saniyede ona karşılık verdim.
“İhtiyar, uzun zaman oldu.”
Cam gibi gözleri bilgelikle, kurnazlık arasında gidip geliyordu. “Davete icabet etmemek her dönemde kabalıktır. Davet ettin de gelmedik mi, Mösyö?”
Alayla burnum kırıştı. “Davetler artık eskisi gibi kansız yapılmıyor be İhtiyar,” dedim, sesimdeki buz gibi sakinliği koruyarak. “Şu sıralar zaten kimin kime konuk olduğu belirsiz.”
Kaşları imayla havalandı. “Surlarda çok fazla takılıyorsun Mösyö, hayat iki adımdan fazlası değildir.”
Sözlerindeki tartıcı ton odadaki havayı ağırlaştırdı. Karşımdaki adam, yeraltının görünmez çarklarını döndüren, bastığı yeri sarsan bir akıldı. Kasabalıların sert kanunlarını, Edremit Gökalp’in ölü gölgesini ve o topraklardan yükselen ölüm kokusunu iyi biliyordu. Ama hepsinden öte sadece ben, Turuncu Felaket’in onun için ne anlama geldiğini biliyordum. Asi, onun zihninde sadece bir Kasabalı değildi. Geçmişten kalan, dokunulması dahi ağır bedeller ödetecek kıymetli bir emanetti.
“O iki adımımı atarken kimin bastığı toprağı çökerttiğini unutuyorsun ama,” dedim, sesimi hafifçe alçaltarak. “Surlar yüksek olabilir ama altındaki fay hatlarını kimin tetiklediğini sen de, ben de gayet iyi biliyoruz.”
İhtiyar, lafımın ulaştığı yeri gayet iyi anlamış gibi gözlerini hafifçe kıstı. Ekranın arkasındaki orta yaşlı yüzde, ne bir öfke ne de bir geri adım izi vardı; sadece yılların getirdiği sarsılmaz, soğuk tecrübe oturuyordu.
“Fay hatlarını kimin tetiklediği artık teferruattır Mösyö,” dedi, sesi odayı güçlendirilmiş izolasyona rağmen doldururken. “Asıl mesele, fay hattı kırıldığında kimin ayakta kalacağı. Sen Zanaatkarlar’ın Mösyö’süsün; masadaki dengeleri tutarsın, strateji çizersin, Fransız nezaketinle piyonları oynatırsın. Ama kız... O kız o toprağın ta kendisi.”
Gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan dinledim. İhtiyar’ın sesindeki örtülü uyarı, Asi’nin üzerindeki görünmez koruma kalkanını bir kez daha vuruyordu yüzüme.
“Toprağın canını yakarsan,” diye devam etti, her bir kelimeyi kurşun gibi masaya bırakarak, “Sadece Kasabalılarla değil, toprağın altındaki geçmişle de karşı karşıya gelirsin. Enkazı bu laboratuvardaki kimyasallarla bile silemezsin.”
“Annemin hayatına yalanlarla dahil olanlar diyorsan, durmasınlar gelsinler.”
İhtiyar’ın gözlerinde ilk defa ne söyleyeceğini tartan, sarsılmaz dengesini yoklayan bir duraksama belirdi. Fransız nezaketinin arkasına saklanan adamın, mevzu annesinin geçmişi ve yalanlar olduğunda nasıl gözü karardığını çok iyi biliyordu.
Bakışlarımı ekrandan çekmeden masaya dayandım.
“Ben piyonları oynatırken kibarım ama annemin ve ailemin üzerine kurulan yalanların hesabını sorarken Kasabalı kanunu da dinlemem, toprağın altındakileri de. O kız senin olabilir ama benim masamdaki yangının sebebi de onun kökleri. Bir oyun varsa toprak da olurum, toprağı ateşe veren çakmağın ta kendisi de.”
İhtiyar derin bir nefes çekti. Söyleyecek çok şeyi vardı ama Mösyö’nün bu sınırda geri adım atmayacağını anlayacak kadar tecrübeliydi. Lakin kafa kafaya rest çekmek bizi bir yere götürmezdi. Anlaşmalı orta yolu bulmalıydık.
“Kıymetli emanetin, emanetimdir lakin sağda solda çıkan hiçbir kelimeyi benim önüme getirmeyeceksin. Ben o kıza dokunmayacağım sadece yanında olacağım. Bu da sana Mösyö’nün sözü olsun, İhtiyar.”
Racon adamıydı; kimin ne kadar ileri gidebileceğini, kimin lakabının arkasında duracağını bir bakışta anlardı. Mösyö’nün ağzından çıkan sözün bu alemde ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.
“Sözünü aldım, Mösyö’nün sözü yere düşmez iyi bilirim. Ağzından çıkan laf senettir, üstüne laf söylenmez. Kızın yanında durursun, gölgesi olursun, ona bir şey demem.” Cam rengi gözleri daha da berraklaştı. “Kasabalı Asi, bir tırnağı kırılsa dokuzunu da birden kesmeyi babasından ve annesinden öğrendi fakat o ilk tırnak senin tarafından kesilirse, o zaman söz de biter, racon da. Ağzından çıkanın arkasında dur yetki sende. Yolun açık olsun.”
Aramayı uzatmadı, lakırdıya yer bırakmadan ekranı kararttı. Masada içinde birkaç tane kalmış paketten bir dal çekip yaktım.
Neyin altına sözümü vermiştim? Zırvalıktı, ne olacağını en iyi şekilde biliyordum. Ne istediğimi, ne kadar ileri gidebileceğimi. Sarraf’tan duyduğum sözlerin zihnimi ve bedenimi tazelediğini fark etmem saniyelikti.
Dumanı ciğerime çekip kuru havaya soludum. Görmem gereken hesaplar vardı, bugünün temposunun hızlı geçeceğini biliyordum ama zihnimin odağını ana kaydırmak mümkün değildi. Yirmi dört saat olmadan yaşanan tüm olayların tek bir kaynağı vardı; Kasabalı Asi!
Gözlerini bir an bile sakınmadan yüzüme diktiği ilk an! Biat etmeyen, boyun eğmeyen duruşu... Paris’in ışıltılı sokaklarında büyümüş olabilirdi ama dik başlılığı, bakışlarındaki vahşi kararlılık, Zanaatkarlar’ın masasında oturan kimseye benzemiyordu. İhtiyar’ın bahsettiği toprak hikayesi boşuna değildi. Kadın, attığı her adımda bastığı yeri sarsan, taviz vermeyen bir öfkeyle doluydu.
Topraktı ya işte, o mükemmel çilingir sisteminin bile bulamadığı kadın sistemin ta kendisiydi. Biliyordum babası her ne kadar yer altını kasıp kavursa da annesi de yerin hem altını hem üstünü zamanında yangın yerine çevirmişti. Annesinin teknoloji dehası Armi Pi olarak da anıldığını duyumsamıştım, hatta kendi robotunu yaptığından, yapay bir adası olduğuna dair bile söylentiler kulağıma gelmişti.
Sürmene’nin delisi babası, teknoloji manyağı annesi varken böyle bir gen havuzundan aklı başında sıradan bir kadın çıkması zaten imkansızdı. Genlerinde taşıdığı miras, yeraltının da yer üstünün de dengelerini kökünden sarsacak bir patlamaya gebeydi. İhtiyar onu koruma peşinde racon keserken, masanın başında güzel bacaklarını üst üste atarak elinde kalem çeviren Turuncu’nun aslında tüm İstanbul’u ateşe verip keyifle sigarasını yakacak kadar bir psikopat olduğunu görmüyor muydu?
Göremeyecek kadar kör, görecek kadar yaşlıydı.
Bacak bacak üstüne atışındaki meydan okuma, alaycı bakışlar... İstanbul’u cayır cayır yakıp dumanına karşı demli bir çay içecek kadar kendi deliliğinde sabitti.
Ve en tehlikeli yanı da buydu: Ağzı laf yapan değil, genlerindeki o iki delinin mirasını hiç tereddüt etmeden icraate dökecek Laz damarına sahipti.
Dumanı son kez ciğerlerime çekip sigarayı tablanın ortasında ezdim. Izgara havalandırmanın soğuk emişi, odadaki kokuyu birkaç saniyede yuttu. Ceketimin önünü ilikledim, kol manşetlerimi düzelttim.
Mösyö sözü verilmişti. Kıza dokunmayacaktım; evet. Ama bu, onun o patlamaya hazır deliliğini izlemekle yetineceğim anlamına gelmiyordu. Yanında duracaktım. O ateşi yakacaksa, çakmağı çaktığı an çıkan kıvılcımı ilk gören ben olacaktım.
Masanın altındaki gizli panel hafif bir tık sesiyle yeşile döndü, izolasyonlu odanın ağır çelik kapısı sessizce aralandı. Dışarıdaki soğuk koridorun loş ışığı içeri sızarken adımımı dışarı attım.
Laboratuvarın keskin asit kokulu alanına girdiğimde Simyacı, Hattat ve Kuşkucu başını kaldırıp beni selamladı. Başımı tek bir milim bile eğmeden, hafif bir göz işaretiyle selamlarını aldım. Kaşlarımla sağımda kalan odayı gösterdiğimde oradan gelen herhangi bir ses yoktu. Simyacı küt saçının tutamını kulağının arkasına sıkıştırıp üzüldüğü belli olan gözlerindeki abla şefkatiyle karşıma dikildi.
“Kanındaki nöro-toksin sandığımızdan çok daha agresif bir yapıya sahip. Zihnini kelimenin tam anlamıyla abluka altına almışlar. Bedenindeki enjeksiyon izleri sadece zehir değil, doğrudan merkezi sinir sistemine bağ oluşturmuş.”
Derin bir nefes alıp elindeki lateks eldivenleri çıkarıp tezgaha attı.
“Şu an içeride uyutuyorum ama bilinci yerinde olduğu anlarda sadece Asi Kasabalı’nın ismini mırıldanıyor, kriz boyutunda tekrarlıyor. Hücresel boyutta temizliğe başladım fakat zehrin kökünü kazımak haftalarımızı alacak. Zihni uyanır ama bağı koparmak... Mösyö, Asena’yı içeriden vurmuşlar, kız senin kardeşin olduğunu bile unutacak kıvama gelmiş.”
Ceketimin önünü yavaşça açıp ellerimi ceplerime yerleştirdim. Simyacı’nın abla şefkatiyle parıldayan gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladım. Sesim ne bir abinin feryadını taşıyordu ne de merhametini. Karşılarında duran adam sadece Mösyö’ydü.
“Temizliği hızlandır,” dedim, kelimelerimin üzerindeki soğuk vurguyu bir milim bile yumuşatmadan.
“Kriz boyutuna geliyorsa bilincini tamamen kapalı tutacaksın. Odadan çıktığında damarlarında tek bir damla bile yabancı zehir, zihninde tek bir hece kalmayacak.”
Sağımdaki kapalı kapıya kısa bir an bakıp tekrar Simyacı'ya döndüm.
“Anlaşıldı mı?”
Başını ağır ağır salladı ama o sallayış gözlerindeki şefkati kırmadı. Kuşkucu, masanın kenarındaki tabletin ekranını kapatıp kolunun altına yerleştirirken araya girdi.
“Veznedar avukatlarla süreci tamamladı. Yarın sabah olmadan Asena Hisar’ın şirketlerle ve Crystal Veil ile de hukuki bağı resmi olarak kopmuş olacak. Hattat ise onu bu dünyadan tamamen silecek. Yeni hayat ve kimlik istediğiniz gibi hazırlanacak.”
“Sarraf’ın Şecere Defteri’nde bile onun adını görmeyeceğim. ” dedim, sesimdeki buzul tonu bir milim bile yumuşatmadan. “İçeride ne kadar kriz geçirirse geçirsin, o kapı ben izin verene kadar açılmayacak. Kardeşimin zihnini kelepçeleyen el kimin eliyse, hesabını bizzat kendi yöntemlerimle göreceğim.” Parmaklarımın yara izinin üzerinden geçti. “Cristal Veil’e gelince… Orasının yeni ortağı benim. Asi Kasabalı, yeni ortağını avukatlarla öğrenebilir.”
Simyacı tezgaha yaslanıp lateks eldivenlerden boşalan ellerini önlük cebine soktu. Mösyö’nün koyduğu kuralın geri dönüşü olmadığını gayet iyi biliyordu. Bakışlarındaki o abla şefkati yerini sessiz bir kabullenişe bıraktı.
“Ayrıca kesedeki taşların analizini de istiyorum. Nereden gelmiş, hangi limandan çıkmış bizim ülkeye soktuklarımızla bir bağlantısı var mı? Bu görevi sadece Liman ve Mimar üstlensin sizlerde onlara yardımcı olun bir an önce bitsin.”
Simyacı, tezgahın üzerindeki özel muhafaza kutusuna doğru uzanıp başını salladı. “Anlaşıldı Mösyö, taşların mikron düzeyindeki kesim izlerinden maden yapısına kadar her bir veriyi Liman ve Mimar ile paylaşacağım. Bizim sevkiyatlarla bir çakışma varsa saatler içinde önünde olur."
“Süreç başlasın,” dedim, arkama bile bakmadan çıkışa doğru keskin adımlarla adımlarken. "Zanaatkarlar yerini alsın. Kasabalı Asi yeni ortağını selamlamaya hazırlansın."
Yeraltında merhamet gösterdiğin an, ilk darbeyi acıdığın elden yerdin. Ben o zaafı on altı yaşımda, babamın elimi kanlı bir bıçağa bastırdığı ilk gecede gömmüştüm. Asena’yı bu masadan ve Şecere Defteri'nden silmek bir cellatlık değil; onu zehrin ve bu bataklığın dişlileri arasında ezilmekten kurtaracak tek soğuk gerçekti.
Crystal Veil’e ortak olmak ise sıradan bir mülk hesabı değildi; Turuncu Felaket’in etrafına ördüğüm çelikten çemberin ilk halkasıydı. O kadın elindeki kalemi çevirip İstanbul’u yakacağını sanırken, bastığı her toprakta benim ayak izlerimi, sığındığı her kapıda benim Mösyö imzamı bulacaktı. Ateşi o yakabilirdi ama yangının içinde kimin yanacağına, kimin kül olup savrulacağına bu masanın Gümüş Raconu karar verirdi.
Ceketimin önünü ilikleyip kol manşetlerimi milimetrik bir düzenle düzelttim. Artık oksijen almalıydım, arkama bile bakmadan kapıya doğru adımlarken zihnimde yeniden benimle ortak olmaya başladı.
Fırtına kopacaksa, ilk şimşek benim gökyüzümde çakacaktı.

Armağan teknenin kapısında beklerken banyodan çıkmış üzerimi değiştirmiştim. Saçlarımdaki damlalar gömleğimin yakasını ıslatırken aynadan ona bakıp “Söyle.” diye mırıldandım.
“Zor oldu ama üç günün ardından Veznedar avukatları nihayet çıkardı,” dedi, sesindeki pürüzsüz ama mesafeli tonla. “Resmi evraklar birazdan Crystal Veil'in kapsama alanına girer. Asena tarafı hukuken tamamen tasfiye edildi.”
Aynadaki yansımamda, omuzlarımdaki ıslaklığın kumaşa işleyişini izledim. Yüzünü, gözlerindeki o görünmez yükü analiz etmek için aynanın camını siper kullandım. İhsan Bıçakçı'nın üzerimizden geçen silindiri, Armağan'ın ruhunda benden daha farklı, derin yarıklar açmıştı. Kardeşimizin düştüğü zehirli bataklık, onun kendi içindeki eski defterleri yeniden açıyordu, biliyordum.
“Liman ve Mimar taşları incelemeye aldı mı?” diye sordum, kol düğmelerimi yerleştirirken.
Armağan kapının pervazından çekilip içeri bir adım attı. “Simyacı numuneleri bugün teslim etti. Taşların üzerindeki işleme tarzı ve maden yapısı sıradan değil Ferman. İkisi de labda, analiz birkaç güne netleşir.”
Sigara paketine uzanıp bir dal çektim dumanı doğrudan aynadaki aksime üfledim. “İyi.” dedim. Artık iyinin ne olduğundan emin bile değildim. Aynadaki adama baktım. Şakaklarında biriken yorgunluk, gözlerindeki o buz gibi katılaşma... Neyin iyi, neyin felaket olduğu çizgisi çoktan silinip gitmişti. Kendi kardeşini buğulu bir camın arkasına gömmüş, bir kadının peşinden sürüklediği fırtınaya doğru adım atan adam için iyi kelimesi sadece içi boşaltılmış bir kelimecikten ibaretti.
Armağan gözlerini üzerimden ayırmadan bekledi. İçimdeki sessiz hezeyanı, aynadaki aksimle yaptığım kısa sessiz düelloyu en az benim kadar iyi okuyordu. Ama ikimiz de zayıflığa yer olmadığını bilecek kadar çok kan görmüştük.
Dudaklarını birbirine bastırdığında gözlerini kıstı. “Aşağıda kaynayan ve yukarıya fokurdayan bir dedikodu var, hatta bu durum bir iş anlaşması feshine sebep oldu.” Dalgalı beline kadar uzun kuzguni saçlarını sırtından aşağıya savurup kamaranın içindeki mutfağa ilerledi.
“Neyden bahsettiğin hakkında fikrim yok,” derken rahat koltuğa yayıldım. Önümdeki sehpanın üzerindeki gümüş tablaya sigarayı sabitlerken telefonumu elime aldım. Armağan bile şu an bunun için benim üzerime geliyorsa küçük isyancının duymaması imkansızdı. Dudağım hafifçe kıvrıldı.
“Seni küçük piç kurusu!” diye bağırdığında Armağan, üzerime doğru gelen nesneyi zor yakaladım; Bıçak! Bu kadının da artık ayarı yoktu. “Neden ortalıkta Asi için ‘Mösyö’nün kadını’ lakabı dönüyor diyordum sebebi tamamen karşımdaymış.”
Bıçağın sap kısmı elimde kalırken onun sözleriyle gülümseyen dudaklarımı gizlemek için alt dudağımı ısırdım. Bıçağın buz gibi çeliği avucumun içinde parıldarken bakışlarımı yavaşça Armağan’a kaldırdım. Gülümsememi saklamak için ısırdığım alt dudağımı serbest bırakıp bıçağı parmaklarımın arasında bir tur çevirdim ve masanın ahşap yüzeyine dikine sapladım.
“Iskaladın,” dedim, sesimdeki alaycı tonla. “Bunu İhsan Bıçakçı görse çok övündüğü Bıçakçı kanını sorgulardı herhalde. Kolun paslanmış senin.”
“Ben Bıçakçı kanını babamın gözlerinin içine bakarak akıttım Ferman, unutuyorsun.” Mutfak tezgahına ulaşıp viski şişesini kavrarken sesi ne bağırıyordu ne de bir zayıflık taşıyordu. Şişenin kapağını çevirip sek bardağı tezgahın üzerine sertçe bıraktı. “Seni vurmak istesem o bıçak elinde durmaz, şakak kemiğinde dururdu. Sadece o piç kurusu gülüşünü yüzünden silmek istedim, o kadar.”
“Masa ahşap, yazık oldu,” dedim, koltuğun arkasına kolumu uzatıp keyifle bacak bacak üstüne atarak. “Veznedar’a faturayı kestirirken senin payından düşmesini söylerim.”
“Sen önce kendi payından nelerin düşeceğini hesapla,” dedi, bardağı eline alıp bana doğru yürürken. Saçlarını tek hamlede geriye attı, gözlerindeki kapkara öfke tehlikeli bir derinlik kazanmıştı. “Dedikodunun nereden çıktığını anlamayacak kadar salak değilsin. Kasabalı Asi sadece Crystal Veil’in patroniçesi değil. O kadın Alamatra’nın başında oturuyor. Ucunu saldığın laf kimin kulağına gitti biliyor musun?”
Sigaradan bir nefes daha çekip dumanını aramızdaki boşluğa bırakırken, dudak büktüm. “Bilmem, hesabını yapmadım.”
Öfkesi köpürüyordu. “İhsan’ın bile zamanında karşısında dururken iki kere düşündüğü o eski yeraltı kurtlarına!” diye düzeltti Armağan, tam önümdeki sehpanın kenarına tüneyip yüzüme doğru eğilerek. “Adam, Alamatra’nın varisi hakkında ‘Mösyö’nün Kadını’ lafını duyduğu an masadan kalkmış, anlaşmayı tek kalemde çizdi attı. Kızın masadaki bütün saygınlığını, bağımsızlığını tek bir fısıltıyla sakatladın.”
Dudaklarımdaki tebessüm bu kez alaydan uzaklaşıp buz gibi bir Mösyö ifadesine dönüştü. Masaya saplı bıçağın sapına parmağımın ucuyla dokundum.
“Sakatlamadım,” dedim sessizce. “Yönünü değiştirdim.”
Armağan gözlerini kısıp yüzümü inceledi. “Kız çıldırmış durumda. Senin onun adını kendi gölgende ezmeye çalıştığını düşünüyor. O hırsla İstanbul’u yakar Ferman.”
“Yaksın,” dedim, bıçağı saplandığı yerden hafifçe oynatıp ahşabın gıcırtısını dinleyerek.
“Senden gerçekten nefret ediyorum bazen.”
Omuz silktim. “Sıraya gir.” Bir yudumda viskisini bitirdi, bardağı sertçe masaya bıraktı.
Zihnim bir an eskiye, teknedeki o geceye kaydı.
Birkaç gün öncesine kadar adını bilip tanımadığım kadını araştırdığımda seneler öncesinde Alamatra’nın direksiyonunda Kasabalı adıyla oturduğunu öğrenmiştim. Devasa deniz üstü mekanizmasını bir gölge gibi yönetiyordu. Üç gün önce o peçe kalkıp Alamatra’nın arkasındaki tek patroniçenin Asi Kasabalı olduğunu öğrendiğim an, zihnimdeki bütün taşlar yerinden oynamıştı. O hırçın kız, sadece bir kulüp patroniçesi değil, gerçekten hem yeraltının hemde yer üstünün en kapalı kutusunun varisiydi.
Hemen ardından Sarraf teknede yanıma yanaşıp kulağıma eğilmişti: “Ortalıkta Kasabalı için ‘Mösyö’nün kadını’ diyorlar, müdahale edelim mi?”
O an, Alamatra’nın o katı, ihtiyar müttefiklerinin bu lafla nasıl irkileceğini, o eski kurtların namus raconu kesip masadan kalkacağını hesaba katmamıştım. Şehrin en gizli gücünün başındaki kadının benim adımla anılması, içimdeki karanlık mülkiyet duygusunu kışkırtmıştı sadece. Adının benim adımla yan yana durması fikri, inkâr edemeyeceğim kadar hoşuma gitmişti. “Kabulümdür,” demiştim Sarraf’a. “Ellemeyin, öyle bilinsin.”
Şimdi ise düşüncesizce salınan fısıltı, Alamatra’nın müttefiklerinden birini kaçırmıştı.
Armağan’ın sesi beni o geceden çekip çıkardı.
“Bunu bilerek yaptın, değil mi?” dedi, sesi kısılarak. “O fısıltının önünü kesebilirdin. Tek bir lafınla dedikoduyu çıkaranların dilini gümüşle bağlardın ama sustun. Lafın büyümesine göz yumdun.”
Bakışlarımı bıçağın sapından çekip doğrudan ablamın gözlerine diktim. Sesimde tek bir tereddüt kırıntısı yoktu.
“Susturmadım, çünkü yalan değil, benim olanın adı benimle anılır Armağan. O eski kurt tek bir fısıltıyla anlaşmayı fesh ediyorsa, zaten Asi’nin yanında durmaya niyeti yokmuş demektir.”
Armağan sinirden alaycı bir soluk verdi. “Sen çıldırmışsın Ferman. Kız üç gündür neye uğradığını şaşırdı! Senin bu hamlen yüzünden Alamatra’nın en büyük anlaşmasını kaybetti. Karşında Alamatra’nın patroniçesini bulduğunda ne diyeceksin?”
“Hiçbir şey demeyeceğim,” dedim, bıçağı saplandığı ahşaptan tek hamlede söküp çıkarırken. Ceketimin önünü ilikleyip ayağa kalktım. “Asi o masaya benim gölgemde oturmak istemiyorsa, gelip kendi gücüyle karşıma oturacak. Ama o fısıltı geriye alınmayacak. Bu şehirde kimin nerede durduğu belli.”
Armağan gözlerini kısıp yüzümdeki o sarsılmaz ifadeyi tarttı. “Bunun geri dönüşü yok. O kız senin bu hamleni karşılıksız bırakmaz.”
“Bırakmasın,” dedim kapıya doğru adımlarken. “Benim olan şeyin sadece adını almam Armağan. Öfkesini de alırım, yükünü de. Bu şehirde Turuncu Felaket’in adı Mösyö ile yan yana geldiyse, hiçbir güç o iki ismi birbirinden ayıramaz. Kaçsa da benden kaçamaz, vursa da benden başkasını vuramaz. Sonu da ben olurum…” Nefes alışım bir anda hızlandı.
Ne diyecektim, sığındığı yer mi?
Hayır.
Zihnimdeki o sert, tavizsiz adamın sözlüğünde bu kelimenin yeri yoktu. Ben yıkımdım, ben sondum. O hırçın kadına liman olmak, sığınak olmak benim kanunuma, bugüne kadar yazdığım hiçbir kurala sığmazdı. Ama o an, kelime dudaklarımdan öyle bir refleksle, ruhumun derin, en korumasız yerinden kopup gelmişti ki, kendi zihnimin altını kendim kazmış gibi ortada kalakaldım. Göğsümdeki ani sıkışmayı, nefesimin boğazıma tıkandığını belli etmemek için çenemi sertçe sıktım ve bakışlarımı hemen ondan kaçırdım. Armağan’ın sessiz, ne anlama geldiğini hissettiği bakışları üzerimde gezinirken, duraksamanın ne kadar ele verici olduğunun farkındaydım.
“Neyse, ne demek istediğimi anladın sen.”
Armağan bir süre daha yüzümü inceledi, hafifçe tek kaşını kaldırdı ama üstüne gitmedi. O da biliyordu çünkü karşısındaki adam ilk defa kendi kurduğu cümlenin ağırlığı altında ezilmişti.
“Anladım da... İlk defa kendi hükmünden korktuğunu görüyorum.” Bakışlarını benden çekip kapıya doğru yönelirken. “Ben seni anladım kardeşim,” deyip kapıdan çıkmadan sırtımı sıvazlayarak tekneden çıktı.
Ferman Hisar, hayatında ilk defa inşa ettiği kalenin içinde, kendi kurduğu cümlenin nişan aldığı tek hedef olarak yapayalnız kalmıştı.
****
Yeni bölüm gelinceye kadar sevgiyle kalın...


Yorumlar