top of page

BİLİNMEZLİĞİN SOĞUKLUĞU

  • 5 Ağu
  • 23 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 8 Ağu

Ferman HİSAR

“Kader, o adamın masasında çizilen en son karalamadır. Geri kalan her pisliği, bu adam yazdı.”

Birkaç Sene Önce…


Dalgalar eşliğinde yatın camıyla hırçınlıkla sevişen deniz suyu yüzüme çarpıp beni içine çekse ayılmazdım ama duyduğum birkaç kelime beynimdeki uğursuzu çoktan aydırmıştı.


‘İhsan Bıçakçı, konuşuyor. İllegal yollarla seninle iş yapacakmış, özellikle taşlar…’


İş yapacak? İstiyor ya da arz ediyor yerine yapacak ve de taşlar! Denizden gelen o donuk ışık, yüzümdeki yara izini her zamankinden daha belirgin kılıyordu. Ferman’ın o vitrinlere layık yüzü yavaş yavaş siliniyordu. Cama yansıyan bakışlarım denizle ortak olurken ardımda bekleyen Armağan’a döndüm.


“Mevcudiyetinin metafiziğini siktiğimin insanoğularına zevkle iyilik yaparsan, şevkle sikerler yavrucuğum.”


Armağan, dik omurgasını kamaranın rahat koltuğuna yaslarken yüzünde ifade yoktu. Sol kavisli kaşı kalkık, çenesi havadaydı. Göz kapaklarını aksilikle, kinaye arasında kırpıştırdı. 


“O köpeğe bu imtiyazı tanımayacaktın Ferman ve burada sanırım şevkle sikildiğin kısımdayız, kardeşim.” Fazla haklıydı. Burnum kırıştı, öfkem boyut atladı. 


“Haklısın,” dedim nefretle. Sesim mermi gibi sekti. “İnsanoğluna bir dikiş paylık yer bırakırsın ama o gelir, o payı yırtıp içeriye sızmaya çalışır.” 


“Eninde sonunda, ister seve seve ister sike sike sen de benim yerime geçeceksin Ferman Bıçakçı!"


O gece Bıçakçı’nın ağzının suyunu akıtarak kurduğu cümleleri duyduğumda onu oracıkta elekten geçirmeli, gümüşü boğazına sokmalıydım. Ama yapmamıştım. İnsaflı yanıma değil, belki de kibrime denk gelmişti. Hayır Ferman Hisar’ın abi ruhu kaldırmazdı. Yıllar önce, o liman baskınında isminin üzerini tek bir kalem hamlesiyle çizdiğimde sadece Asena’yı korumak istemiştim. Annemiz öldüğünde, vasimiz olan babamızın ismi Asena’yı esirgeme yurduna gönderirdi. Ve ben o gece kılımı bile kıpırdatmadan, sadece o dosyanın gidişatına dokunarak onu o çukurdan çekmiştim. 

Şimdi o ufak merhamet kırıntısı, ‘yapacak’ kelimesiyle gelip suratıma çarpıyordu.


“İş yapacak…” diye mırıldandım, kelimeyi ağzımda zehirli bir çekirdek gibi çevirerek. “Arzu etmiyor, istemiyor… Karar vermiş. Benim masamda, benim kalemimle son karalamayı kendisinin yapacağını sanıyor.” Kendime okkalı bir küfür savurdum.  “O gece o köpeğin gırtlağını deşmek yerine sadece izledim ya… İşte o dikiş payını ben kendi ellerimle bıraktım. Ama o payı yırtıp içeri girmeye çalışanın elini, gümüş bir bıçakla o dikişe mahkûm etmeyi de en iyi ben bilirim.” 


Başımı ağır ağır sallarken ellerim cebimde kaldı. “Şevkle sikildiğimiz kısımdaymışız…” diye tekrarladım onun cümlesini, hafifçe yana dönüp göz ucuyla koyu çukurlarına bakarak. “Söyle bana kardeşim; sence bu kadar şevkle gelen bir adamı, kendi kanında boğulurken ne kadar zevkle izlerim?” 


Yavaşça ayağa kalktı, ceketinin önünü tek bir hamleyle ilikledi. Aramızdaki o görünmez gerilim, dışarıdaki dalgaların gürültüsünü bile bastıracak bir sessizliğe büründü. Umursamaz tavırla omzunu silkelerken kalın dudakları büzüldü.


“Elinde Efsane’nin kanı varmış. Tüm hükümler onunmuş. Eril masa ona kul oluyor, Dişiler ise öncü birlik. Eski yasakların kalkması İhtiyarın en bol kepçe zamanı olacak Ferman, yaz bunu bir kenara ablam dedi dersin kardeşim.”


Koyunların başına çoban değil kurt gerekliydi. O kurdun ise adı Kudretli Lider idi. Fakat altı ay önce yaşananlar ortada ne bir Kudretli Lider bırakmıştı ne de güzeller güzeli gözdesini. 


“Kudretli Lider...” diye tekrarladım, ismini telaffuz ederken boğazımda metalik, paslı bir tat bıraktı ama saygı ondan önce geldi, ellerim cebimden çıktı. “Ölüler, arkalarında sadece toprak ve gözyaşı bırakmaz, en çok da sahipsiz kalan bir hırs bırakırlar. Bıçakçı, o sahipsiz hırsı kendi pisliğine katık etmiş. Değil Lider’i ortadan kaldırmak, arabasının tekerine bıçak sokamaz.”


Deniz suyu camı bir kez daha şiddetle dövdü, sanki içeri girmek, bizi o boğucu ağırlıktan çekip çıkarmak istiyordu. Altı ay önce dökülen kanın kokusu hala burnumdaydı. O liderin ve gözdesinin yokluğu yer altında devasa bir çukur yaratmıştı ve şimdi her türden haşere, o boşluğu kendi cüretiyle doldurmaya çalışıyordu.


“Bıçakçı, elindeki kanla hüküm sürebileceğini sanıyorsa, kanın akışkan bir şey olduğunu unutmuş.” 

Bakışlarımı tekrar o hırçın denize çevirdim. Şehir, tüm günahlarıyla birlikte kıyıda bizi bekliyordu. Ferman Hisar’ın o pırıltılı dünyası şu an fersah fersah uzağımdaydı. Şimdi ihtiyacım olan tek şey, o dikiş payını yırtmaya kalkan elleri, ait oldukları karanlığa çivilemekti. 


“Hangi taşlar?” Ayakta bekleyen Armağan’a döndüm ve dikkatle tavırlarını tarttım.


“Ural Zümrüdü.” derken dudakları titredi. Seneler öncesinin yasaklarının en günahkar olanını seçmişti. “Hakkında bildiğim birkaç şey dışında hala neden yasaklandığını bilmiyorum ama yeraltının Mücevher Günah’ı olduğunu çok iyi biliyorum.” 


Burnum kırıştı, bu hoşuma gitmemişti. “Delilik!” dedim. Sertçe bir nefes alırken ciğerim ağrıdı, boynumu sağa sola esnetip gözlerinin kuyu çukuruna baktım. “Bu durumu bir tek Sarraf çözebilir, bana git hemen Kadim Arif’i getir.” 


Kaşları hayret ve beğeni karışımı havalanırken “Onu hatırladığından bile emin değildim.” deyip koltuktaki çantasını kavradı. “Sarraf buraya gelirse diğer Zanaatkarların da sana ulaşacağını biliyorsun değil mi?” 


Alt dudağımı dişlerimin arasına alırken yara izinin bulunduğu kısmı kaşıdım. “Biri eğer ortaya bir iddia ile çıkıyorsa, o iddianın bedelini peşinen ödemeyi kabul eder.” Kesik bir nefes aldım. “Armağan ben bir yemin ettim. Geçmişi sırtımdan atarken tek bir istisna vardı o da iki kız kardeşim. Kendimi geçtim,” derken elimi cebime atıp telefonumu çıkarırken İhsan Bıçakçı’nın bana birkaç gece önce attığı resmi ve mesajı gösterdim. 


Asena’nın yanındaki kızıl arkadaşıyla mekanında konuşurken çekilmiş fotoğrafıydı. 


‘En küçüğünüzün dünyayı bu kadar kasıp kavurduğunu bana ne zaman söyleyecektiniz? Crystal Veil hah! Sevdim mekanı güzel para kaldırır.


Armağan’ın gözleri telefonun ekranındaki fotoğrafa çakılı kaldığında, kamaradaki o hırçın deniz uğultusu bile bir anda kesildi. O ifadedeki hayret yerini saf, katıksız bir dehşete bıraktı. Telefonu tutan parmaklarımın ekrana uyguladığı basınç, cihazı un ufak etmeye yetecek kadar yoğundu. 


“Crystal Veil...” diye fısıldadı Armağan, sesi sanki kilometrelerce uzaktan geliyordu. “Asena’yı bulmuş. Onu o çukurun içine çekmiş.”


“Bulmamış Armağan,” dedim, sesimdeki her bir hece asitle yıkanmış gibi yakıcıydı. “Bizzat üzerine basmış. 'Güzel para kaldırır' diyor... O köpeğin dili, kardeşimin emeğine değmiş.” Telefonu sertçe cebime geri soktum. Günlerdir savaştığım iki şey vardı! 


Birinci, Ferman’ın vahşi koruma içgüdüsü ve Mösyö’nün o kan donduran stratejisi.

İkincisi, Mösyö’nün yırtmak ve yeniden doğmak için bedeninin parçaladığı Ferman’ın kusursuz dünyasıydı. 


Deniz, camı bir kez daha şiddetle dövdü. Artık içeri girmek isteyen deniz değil, dışarı çıkmak için bedenimi yırtan o diğer adamdı. Mösyö, Ferman’ın o nazik kabuğunu paramparça edip doğmak için her saniye daha çok zorluyordu.


“Git,” dedim, Armağan’a doğru bir adım atarak. “Kadim Arif’e söyle; gümüşün asıl sahibi emanetini geri istiyor. Ve ona şunu da ekle; Mösyö borcunu gümüşle almaya geldi.”


Üç Buçuk Yıl Sonra…


Elimdeki dosyaları masaya vurdurup hizalarken sümeni kaldırıp içine yerleştirdim. Ferman’ın sıkıcı işleri nihayet bitmişti. Bunlar çözülmek için can atan zavallı minik detaylardı. Asıl olan ise seneler önce kamburuma atıp göğsüme yeniden işlediğim gümüşlerdi. 


Sümeni yerine yerleştirirken çıkan o tok ses, zihnimdeki gürültüyü bir bıçak gibi kesti. Üç buçuk yıl... Dile kolay, ruhun her zerresine sızan bir bekleyiş. Ferman Hisar’ın o kusursuz, jilet gibi ütülenmiş dünyası dışarıdan bakıldığında ne kadar da davetkâr, ne kadar da pırıltılıydı. Ama o pırıltının altındaki isli gümüşü, o gümüşün her bir santimine işlediğim intikamı benden başka kimse bilmiyordu.

Masamın üzerindeki o gümüş zarf açacağı, tavan lambasının ışığını emip yüzümdeki yara izine yansıtıyordu. Elimi istemsizce o ize götürdüm. Bıçakçı,  Asena’nın fotoğrafını attığında bir şeyi hesaba katmamıştı: Bir adamın ailesi için nelerden vazgeçebileceğini. Ben o gün sadece merhametimi değil, Ferman’ın temiz geleceğini de o teknenin kamarasına gömmüştüm.


Kapı sessizce açıldı. İçeri giren, gölgemden farksız olan Armağan’dı. Geçen yıllar onun bakışlarındaki o soğuk analitikliği daha da keskinleştirmiş, dudaklarının kenarındaki o kinayeli ifadeyi birer silaha dönüştürmüştü.


Sarraf geldi.” derken kapıyı araladı ve içeriye, o kadife ceketiyle, parmak uçlarındaki kağıt tozuyla Kadim Arif girdi. Hafif kambur duruşu ve koltuğunun altına bir evlat gibi bastırdığı Şecere Defteri ile masaya yaklaştı. Armağan kapının yanında durup kollarını göğsünde bağladı. Sarraf, defterini masanın serin mermerine, sanki bir ölüyü yatırır gibi bıraktı. Gözlüklerini yavaşça burnunun ucuna indirdi; bakışları ne benim üzerimdeydi ne de Armağan’da. O, doğrudan masanın üzerindeki hiçliğe bakıyordu.


Koltuğumdan direkt onun gözlerine bakmak istedim. İsmi dilimden sabırsızlıkla dökülürken senelerdir bilinmeyeni artık bilmek istiyordum. 


“Ural Zümrütleri, Sarraf.” İç çektim. “Bilmek istiyorum bana üç hafta ver dedin ve verdim.” 

Parmak uçlarındaki o ince kağıt tozunu birbirine sürterek havaya savurdu. Her zamanki gibi havada görünmez bir toz bulutunun içinde geçmişin silüetlerini arıyordu.


“Yeraltında ona Yeşil Ölüm derler. 1830’larda Rus çarlarının madenlerinden çıkan o ilk taşlardan beri, bu zümrütler her zaman topraktan daha fazla kan emmiştir. Diğer zümrütler gibi sadece mücevher değildir bunlar; içlerindeki o derin, siyahımsı damarlar yüzünden Süveyda'nın yeryüzündeki hali sayılırlar.”


Şecere Defteri'nin gümüş kilidini tek hamlede açtı. Sayfalar hışırtıyla devrildi ve 90'lı yılların karanlık sevkiyat kayıtlarının üzerinde durdu.


“Ural Zümrüdü, sahtesi yapılamayan tek taştır çünkü içindeki o kusurlu lekeler, tıpkı bir insanın günahları gibi eşsizdir. Kim bu taşlara dokunursa, o taşın üzerindeki otuz yıllık leke onun parmak izi olur.”


Başını defterden kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı, kuyu kadar karanlık ve bir o kadar durgundu.


“Ural’dan çıkan bu taşlar, girdiği her yuvada bir kurban ister Mösyö. Ya sahibinin şanını yukarı taşır ya da o taşların ağırlığı altında sahibinin kemiklerini un ufak eder.”


Masaya biraz daha yaklaştım, mermerin soğukluğu avuç içlerimden zihnime sızarken dudaklarımda o müstehzi, bıçak sırtı gülümseme asılı kaldı. Mösyö’nün o her ihtimali tartan buz gibi zekası, Ferman’ın içindeki yangını usulca bir kenara itmişti. Artık sadece bir satranç tahtasına bakıyordum; taşlar zümrüt yeşiliydi ama kareler kanla çizilmişti. Bakışlarımı Şecere Defteri’nin tozlu sayfalarına çevirdim.


“Söyle bana Sarraf... İhsan Bıçakçı bu zümrütleri önüme sürerken, aslında hangi hayaletin borcunu benim ismimle ödeyecek?”


Defterin kenarındaki gümüş kilitten evladını sever gibi parmakları geçti. 


“Mösyö,” dedi, sesi bir kuyu derinliğinde yankılanarak. “İhsan Bey, aynayı evvela kendi kanına tutuyor. Ural Zümrüdü sadece bir ticaret metası olmayacak, bir teşhis senedi olarak gündeme girecek.” Parmağını defterin üzerinde kararmış bir mühre bastırdı. Üzerindeki G.K. harflerinin tepesindeki kral tacı ve 19 numara gözüme çarptı. “Şimdi gelelim asıl konuya, Kasabalıların bu yeşili neden toprağa gömdüğü… Bu zümrütler, bir krallığın yıkılışını değil, o yıkılıştan sağ çıkan hainin imzasını taşıyor. İhsan Bey, senelerdir susturduğu o eski hıyaneti, bugün sizin Mösyö kimliğinizle gürültülü bir itirafa dönüştürmek niyetinde anladığım kadarıyla. Eğer bu zümrütlere imzanızı atarsanız, hıyanetin son varisi siz olursunuz. Darağacı işte o vakit kurulur; ipi İhsan Bey çeker, lakin tabureye tekmeyi bizzat kendi geçmişiniz vurur.”


Zihnimdeki Ferman, İhsan’ın suratını o taşlarla parçalamak istiyordu; ama Mösyö, o taşları İhsan’ın boğazına dizip onu kendi günahıyla boğmanın planını çoktan yapmıştı.


“Söyle bana Sarraf... Kasabalıların bu zümrütlerin üzerine vurduğu o hain mührü... O mühür ilk kime aitti? İhsan’ın yıllardır ismini anmaya korktuğu, bugün beni önüne kalkan yapacak kadar uykularını kaçıran asıl gölge kim?”


Kadim Arif, defterin kapağını bir tabutu kapatır gibi yavaşça örttü.


“O isim, mülkün değil, mevcudiyetin düşmanıdır. Ab-ı Hayat ona Yetim derdi. Çünkü o gece, o limanda sadece bir aile yok olmadı; bir sadakat küle döndü. Gökalp Krallığı ortaya çıktı, Yetim o gece evsiz yurtsuz kaldı. Şimdi ise evini, yurdunu ve karısını istiyor.” 


Anlayamıyordum. Kafamın içi kazan gibi olmuştu. İhsan Bıçakçı’nın lanet dünyasının zorunlu bir parçası olmak yetmiyormuş gibi bir de başıma onun bunun evi, yurdu, karısı çıkmıştı. Sol elimin parmakları saçlarımın içinden hırsla geçti. 


“Daha açık konuş bana Sarraf.” 


Ayağa kalkıp ceketini düzeltti. Gözlüklerini çıkarıp eline aldığında göz bebekleri ruhuma baktı, derine… En derine, kalbimin tüm odalarına. Bu bakış nefesimi kesiyordu her seferinde. 

“Mösyö’nün kaderi yeniden belirleniyor, Mösyö bu kez tökezleyecek.”


Gözlüğünü cebine yerleştirirken bakışlarını bir an bile üzerimden çekmedi. O an odadaki zaman durdu, Armağan’ın nefes alışı bile uzak bir uğultuya dönüştü. Kadim Arif, sanki bir kahinden ziyade, kendi yazdığı bir trajedinin son sayfasını okuyan bir yazar gibi fısıldadı.


“Mösyö nefes alacak ama kan, kendi asi yatağını bulana dek durmayacak.”


Bir adım geri çekildi, Şecere Defteri’ni göğsüne daha sıkı bastırdı. Bakışları bir anlığına odanın en karanlık köşesine, sanki orada görünmez ve hırçın bir siluet varmış gibi kaydı.


Armağan, masanın üzerindeki elini yumruk yaparak öne çıktı. “Arif... Daha açık konuş!” diye gürledi sesi odada yankılanarak.


Sarraf cevap vermedi. Sadece kapıya doğru ağır adımlarla yöneldi. Eşiğe vardığında durup omzunun üzerinden son bir kez baktı.


“Kağıt sararır, mürekkep yalan söylemez... Ama bazı isimler vardır ki Mösyö, ne kağıda sığar ne de mürekkebe. Ural Zümrütleri’nin asıl bedeli, o taşların içine hapsedilmiş olan o yaralı kadının ilk çığlığıdır. O çığlık koptuğunda, kimin kimin sahibi olduğu yeniden yazılacak.”


Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı. Odada sadece Armağan’ın ağır solukları ve benim zihnimde yankılanan o ‘asi’ ruhun bıraktığı buz gibi sessizlik kaldı.



Kulağıma dan dan çalan alarm sesine uyandığımda saat altıydı. Odanın içi hâlâ geceye aitti. Perdelerin arasından sızan solgun ışık, duvarlarda gri bir sabah bırakıyordu. Her sabah aynı vakitte kalkar, vakitsizce yatar, bütün gün şirkette terör estirir, asistanım Nazlı’nın burnundan getirirdim ve yine o sabahlardan biriydi. Asistanım, her sabah mutlu bir güne uyanmış enerjisiyle beni alarmdan sonra arardı. Aman ne güzel!


“Sana da günaydın Nazlı,” derken yataktan kalkmış kendimi dolabın karşısına atmıştım. Aynadan yansıyan yüzüm, geceden kalma bir hayalet gibiydi. Göz altlarımda uykusuzluğun morlukları, saçlarımda gece boyunca dönen düşüncelerin izleri vardı. 


“Günaydın Ferman Bey, bugün beş senelik koleksiyon seçimlerinin sonu ve yeni tasarımcı seçmeleri var.” Ahizeden klavye tuşlama sesi geliyordu. 


“Hazırlıklar tamam mı?” Gömleğimi de seçip yatağın üzerine koydum.


“Evet efendim, sunum odası hazır. Armağan Hanım henüz gelmedi.” 


Banyoya adımlarken duraksadım. “Güzel. Adaylar arasında tanıdık isim var mı?”


“Bir iki portföy tanıdık geldi ama emin değilim. Yasin Bey sabah erken gelmiş, sizi bekliyor.” dediğinde, içimdeki bir damar gerildi. Yasin’in erken gelmesi, ya bir sorun olduğunun habercisiydi ya da bir şeyleri örtbas etme telaşıydı. Ki dün geceden sonra ikisi de aynı kapıya çıkıyordu: Baş ağrısı!


Nazlı ile telefonu kapattıktan sonra hazırlanma sürecine hız verip gençliğimin ve ihtiyarlığımın izlerini taşıyacak olan galeriye dairemin asansöründen indim, burası benim için cennetti ve bugün cennetten bir elma koparma ihtiyacı hissediyordum. 


Parmak izimi okutup anahtarların olduğu dolabın otomatik olarak açılmasını beklerken, evimin altını kaplayan araba koleksiyonuma göz attım. Her biri ayrı bir dönemin, ayrı bir ruh halimin yansımasıydı. Siyah Aston Martin DB11, annemin ölümünden sonraki yıl almıştım, sessiz ama tehditkârdı. Yanında duran beyaz Porsche 911, Armağan’ın ilk büyük tasarım ödülünü kazandığı günün hediyesi gibiydi. Ve köşede, tozlanmasına asla izin vermediğim kırmızı Ferrari F8… Asena’nın şirkete ilk adım attığı gün, onun için değil ama onun yüzünden alınmıştı. Ve daha geriye kalan on altı araba benim duygularımın, kararlarımın metal haliydi.


Dolap açıldığında, en altta duran siyah kadife kutunun içinden Bugatti La Voiture Noire’ın anahtarı parladı. Araca doğru yürürken, garajın ışıkları onun üzerine odaklandı. Siyah gövdesi ışığı emiyor, 1500 beygirlik motorun altında Ferman Hisar’ın içindeki öfke kıpırdanıyordu. Gaz pedalına bastım. Bugatti, asfaltı bir bıçak gibi keserken şehir sessizliğe gömüldü. 


Cennetten koparılacak elma, belki de zehirliydi ama Mösyö zehri tanırdı. Hatta bazen onu kendi elleriyle damlatırdı.


Hayatım buydu. İki kimlik, tek kişilik. 


Direksiyonun soğuk derisi avucumu yakarken, aynadaki adamın gözlerinde Ferman Hisar’ın kibirini değil, Mösyö’nün karanlığını gördüm. Şehir devasa bir mezarlık gibi altımdan kayıp giderken, içimdeki iki adam ilk kez bu kadar net bir şekilde birbirinin boğazına sarılmıştı. Ferman, şık bir gömleğin içinde asistanına emirler yağdıran o kusursuz mücevher tasarımcısı, iş insanıydı; Mösyö ise o gömleğin dikişlerini gümüşle atan, Zanatkaarlar’ın kurucusu yeraltının karanlık ve bilinmeyen gölgesi.


Direksiyonu kavrayan parmaklarımda Ferman’ın pahalı yüzüğü parlıyordu ama o parmakların altındaki nasırlar Mösyö’nün gümüş bıçak tutan geçmişine aitti. Ferman, zehirli elmayı bir metafor olarak görürken; Mösyö, o elmanın içine zehri bizzat şırıngayla enjekte eden adamdı.


Şimdi bu iki adam, odamın ortasında devasa bir çarpışmanın eşiğindeydi. Ferman, profesyonel merakıyla bu yeni ‘G.K’ mahlaslı tasarımcıyı incelerken; Mösyö, Ural Zümrütleri'nin uğultusunu duyuyor ve gelenin bir iş ortağı değil, cellat olduğunu biliyordu.


Diğer yandan adayların son tasarımlarını incelerken yedi dosyanın dördüncüsünde takılı kaldım. Zarif işlenmiş, ince çalışılmıştı ki dört katmanlı olan gerdanlığın rüya gibi bir yeşil elması vardı sadece… diğer kısımları kristal ile birbirine bağlanmıştı. Her katman karar, kayıp, kırılmaya ev sahipliği ederken merkezdeki taş yalnızdı. Rüya gibi ama tanıdık bir his oluşturmuştu içimde. Göz gibi bakıyordu, ses gibi susuyordu ve de umut gibi titreşiyordu. 


Birinin içinden kopmuştum, birinin sustuğu yerden doğdum. 


Dördüncü dosyanın sayfaları parmaklarımın arasında hışırdarken, Ferman Hisar’ın estetik algısı bu zarafet karşısında büyülenmişti. Ancak Mösyö, o dört katmanlı kristal ağın merkezindeki Yeşil Ölüm’e bakarken, göğüs kafesinin altında yıllardır uyuyan bir canavarın uyandığını hissetti.

Bu taş, sadece bir mücevher değildi. Bu, kristallerin en karasıydı. 


“G.K.” 


Bu iki harf, sayfanın köşesine öyle bir kışkırtıcılıkla iliştirilmişti ki… Ferman, bu tasarımı beş senelik koleksiyonun baş tacı yapmak için can atarken; Mösyö, o kristal bağların aslında birer pranga olduğunu, merkezdeki yalnız taşın ise Yeşil Ölüm’ün ta kendisi olduğunu biliyordu.


“Rüya gibi...” diye fısıldadı Ferman, tasarımın ince işçiliğine dokunurken. 


“Cehennem gibi,” diye yanıtladı Mösyö, zihninin en karanlık dehlizinden.


Masanın sağında duran görünmeyen panele dokunup kilitleri aktif hale getirdim. Elimdeki kağıdı buruşturmamak için kendimle savaşırken ayağa kalktım ve odanın diğer ucuna gittim. Tavan ile yer arasındaki boyutta olan ilk çizimim için yapılan özel tablonun yanında soluk aldım. Resimdeki büyük taşa dokunup tablo ile duvar arasındaki boşluğun açılması için parmaklarıma hayat sundum. Parmak uçlarım, kendi yarattığım o ilk şaheserin soğuk yüzeyinde gezindi. Hisar için bu tablo, dehasının ilk kanıtı, bir başarı anıtıydı; Mösyö içinse arkasına saklandığı o kalın zırhın ilk tuğlası. 


İki kimlik, tek hayat. İşte senelerdir içimdeki gizli örgütün temelinin anahtarıydı bu fakat o, asi ruh tek olan hayatımı da şimdiden ikiye bölmüştü. İçimde boğaz boğaza giren Hisar ile Mösyö bugün bu karmaşadan nasıl çıkacaktı emin değildim ama nasıl çözeceğimi biliyordum. 

Tablonun ardına gizli asansöre bindiğimde -0 Bodrum’a bastım. 


Asansörün çelik kapıları üzerime kapandığında, aynadaki yansımam ikiye bölünmüş bir krallığın haritası gibiydi. Pahalı parfüm, asansörün dar kabininde hapsolurken; aşağı indikçe yerini rutubet, demir ve işlenmemiş ham taşın tekinsiz dünyasına bırakıyordu.


Durup kendimi izledim. Bu gövde, üzerimdeki pahalı takıma artık sığmıyordu. Parmaklarım boğazıma gitti, tek bir sert hamleyle kravatımı gevşettim. O düğüm çözülürken, sanki Ferman Hisar’ın o kibirli maskesi de boynumdan aşağı dökülmeye başladı. Aynadaki adamın çehresi katlar indikçe sertleşiyordu. Ferman’ın o bakımlı, vitrinlere layık yüzü siliniyordu. Yerini taş kesmiş, kemikli çene hattına bırakırken Ferman ne kadar sakallarının arasında saklamaya çalışsa da yüzündeki derin yara izini -0’a indikçe yer altının Mösyö’ye attığı imza belirginleşiyordu. 

Asansör sarsılarak durduğunda metal kapılar sessizce iki yana kaydı. Kusursuz tasarımcı asansörün aynasında sıkışıp kalırken; kusursuzda kusur bulan ruhsuz taklitçi geri dönmüştü.


Mösyö! Bir Fransız kadar kibar, bir cellat kadar soğuk biriydi.


Zanaatkarlar için dünya ikiye ayrılırdı. Yer üstündeki parıltılı vitrinler ve yer altındaki asit kokulu gerçekler… Bu iki dünyayı birbirine bağlayan tek şey ise Gümüşün Raconu’dur.


Sistem, öldürmekten ziyade yaşatıp borçlandırmayı sever. Yer altından gelen kanlı para, gasp edilen mallar ya da susturulan tanıklar Veznedar’ın masasına gelir. Burada tüm kir, yasal bir kılıfa bürünür. Birinin canı yanarken, o acı HiLSaR’ın pırlanta koleksiyonundaki bir karatlık ışıltıya dönüşür. Yer altındaki her tasfiye, yer üstünde yasal bir kazanç olarak makbuzlandırılır.


Bizde kimse özgür değildir. Kurtardığımız mağdur da, bağışladığımız hain de artık Mösyö’nün birer eseridir. İsimler silinir, borçlar gümüşle ödenir ve o kişi sistemin bir dişlisi olarak Şecere Defteri’ne kaydedilir. Bir gün bir imza, bir gün bir kurşun, bir gün bir sessizlik için...


Dünya ne beyazdır ne de siyah; dünya, bizim gümüş tezgahımızda işlenmeyi bekleyen gri bir madendir. 


Benim dünyamda tasarım, pırlantaların karatına hükmetmek değildi. Yer üstünde en nadide mücevherleri işleyen o parmaklar, yer altında kusursuz cinayetleri, sızılması imkansız ağları ve telafisi olmayan sonları tasarlardı. Bir pırlantanın içindeki lekeyi tek bakışta görebildiğim gibi, karşımdaki insanın sadakatindeki o mikroskobik çatlağı da görebilirdim. Zanaatkarlarım benim ellerimdi ama o elleri hareket ettiren, her bir ilmeği zihnimde önceden atan bendim.


İçerisi buz gibiydi ama barutun ve geniz yakan o asit kokusunun sıcaklığı sinmişti havaya. Ağır adımlarla masama yürüdüm. Kendime ait alana geçtiğimde kimse gözünü bile kırpmadı, evet bu iyi değildi. Benim sessizliğim, içeride başlayan artçıların uğursuz habercisiydi. İnfazcı, masasında temizlediği gümüş kabzalı silahının çıkardığı mekanik sesi sonlandırıp yanımda bitti. 


O sırada masamın cam yüzeyinde açılan dijital ekranda dün gecenin operasyon verileri akmaya başladığında Veznedar, Mizan Defteri’ni yavaşça kapatırken “Dün gece her bir kovanın bedeli ve ihanetin kefen payı isimsiz hesaplara aktarıldı. HiLSaR’ın sabahki bilançosunda hiçbir leke yok. Benim sistemimde borç kalmadı.” dedi. 


Bakışlarımı ekrandaki siber yıkımdan çekip masanın üzerindeki o küçük, paslı çapaya diktim.

Liman, masanın karanlık köşesinden öne doğru eğildi. Yüzü gölgede kalmıştı ama sesindeki o deniz tuzu kokan sertlik her zamanki yerindeydi. “Demir atıldı, Mösyö,” dedi kısık bir sesle. “Şehrin tüm ana damarlarını, trafik ışıklarından MOBESE kameralarına kadar on dakika boyunca dondurduk. Rota tertemiz. Sevkiyat artık HiLSaR’ın yasal depolarında birer hammadde olarak kayıtlı.”


Onun hemen yanında duran Simyacı, parmaklarının ucunda o meşhur gümüş tüpünü çeviriyordu. Tüpün içindeki asit, hareket ettikçe hafif bir çalkantı sesi çıkarıyordu. “Olay yerinde bıraktığımız tek şey saflık,” diye ekledi, dudaklarında belli belirsiz bir kıvrılmayla. “Özel alaşımım sayesinde ne bir DNA molekülü ne de bir parmak izi kaldı.”


Simyacı’nın sözleri havada asılı kalırken, masanın en gölge köşesinde oturan Sarraf, elindeki kilitli Şecere Defteri’nin üzerine gümüş bir mühür bıraktı. “Kayıtlar güncellendi Mösyö,” dedi, sesi asırlık bir kütüphanenin tozlu rafları kadar yorgun ama bir o kadar da keskin geliyordu. “Dün gece susturulanların soyları artık bu defterde mühürlü olarak geçiyor. Artık ne bir isimleri var ne de bir geçmişleri. Sadece sizin uygun gördüğünüz kadar bir gelecekleri olabilir. Süveydaları temizlendi. Borç, sadakate tahvil edildi.”


O sırada masanın üzerinde, hiçbir fiziksel temas olmadan yeni bir veri katmanı belirdi. Hattat, parmaklarını masanın üzerinde sanki bir piyanonun tuşlarına dokunur gibi hayali bir ritimle gezdiriyordu. Gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu. “Dijital dünyada tek bir gölge bile kalmadı. Şehrin veri ağındaki o on dakikalık boşluğu, kusursuz bir sistem hatasıyla maskeledim. Meraklı gözler sadece bir sunucu arızası görecek. Geçtiğimiz yerlerde ne bir bit ne de bir bayt bıraktık. Sizin deyiminizle; fırça darbesi olmayan bir tablo bu.”


Mimar, boynundaki titanyum lazer metreyi masanın soğuk camına bıraktı. “Tüneller mühürlendi, kaçış rotaları betonlandı,” dedi soğukkanlılıkla. “Dün gece kullanılan o geçitler artık bu şehrin haritasında yok. Duvarlar arasındaki o gizli boşlukları bizzat tasarımın içinde erittim. HiLSaR binasına giren o sevkiyatın hangi boyuttan geçtiğini kimse bulamaz. Yapı sağlam, sarsıntı bitti.”

En son, gözlüğü ekranın mavi ışığıyla parlayan Kuşkucu öne doğru eğildi. Gözlüğünün kenarındaki minik bir düğmeye dokunduğunda odadaki herkesin nabız atışları ekranda ritmik çizgiler halinde belirdi. “Oda temiz, nabızlar stabil,” dedi Kuşkucu, her bir Zanaatkarın stres seviyesini tek tek süzerek. “Dışarıdaki gürültüyü dinledim, emniyetin telsizlerinde sadece derin bir sessizlik var. Kimse ne olduğunu anlamadı, anlamayacaklar da. Nabzınızdaki o ufak hızlanma bile geçtiğine göre, tasarım tamamlanmış demektir.”


Başımı kaldırıp meclisin gözlerinin içine baktım. İnfazcı yanımda bir gölge gibi bekliyor, diğerleri ise kendi yarattıkları o muazzam görünmezliğin gururunu sessizce taşıyordu.


Elimi masanın cam yüzeyine bastırdım; pırlanta yüzüğümün ışıltısı, az önce kapanan dijital ekranın karanlığında bir celladın son bakışı gibi parladı.


Zanaatkarlar işini yaptı,” dedim, sesim mahzenin derinliklerinden gelen bir hırıltı gibi yankılandı.


“Dün geceyi gömdük, küllerini de asitle erittik. Şimdi bu temiz sayfanın üzerine yeni bir leke tasarlayacağız.” diyerek hala elimde duran kağıdı cam yüzeye nadide bir elmas gibi yerleştirdim. 


“Bu,” dedim, parmağımı o kristal ağın tam merkezine, yeşil elmanın üzerine bastırarak. “Ferman Hisar için beş senelik bir emeğin tacı, rüya gibi bir koleksiyonun başlangıcı olabilir. Ama bizim için... Bu, Yeşil Ölüm’ün ta kendisi.”


Sarraf, boğazını temizlerken dün gece yaşanan anılar bir bir gözümün önüne geldi. 


“Mösyö nefes alacak ama kan, kendi asi yatağını bulana dek durmayacak.”


Her biri masanın etrafında yer edinirken dikkatle kağıdı incelediler. Her biri kendi uzmanlık alanının soğukkanlılığı ile öne eğildi. Gözleri yeşil elmanın kalbindeki o “G.K.” imzasındaydı.


Veznedar, parmaklarını kağıdın dokusunda gezdirirken “Bu iş kırk milyon gümüş ama içindeki sırrın maliyeti bir imparatorluğun sonu. Bu durum hoşuma gitmedi.” derken eli imzada kaldı. Masanın etrafındaki o profesyonel katiller ve sanatçılar ordusu, paranın miktarından ziyade imparatorluğun sonu kısmına kilitlenmişti.


“Biri şirketime bu zümrütle giriyor ve siz hasar tespiti mi yapıyorsunuz? İtirafname gibi tasarımla geliyor hem de benim ana damarının kim olduğunu öğrenmeye yaklaştığım Ural Zümrüdüyle.”


Masanın üzerindeki kağıdı yavaşça geri bıraktım. Ferman Hisar yukarıdaki odada bu tasarıma hayran kalmış olabilirdi; ama Mösyö, o yeşil taşın içindeki siyah damarın kime ait olduğunu artık biliyordu.


"Veznedar, imparatorluğun sonu dediğin şey, aslında bizim başlangıcımız olacak," dedim, sesimdeki buz odayı dondurdu. "Zanaatkarlar, işinizi iyi yaptınız. Dün geceyi gömdük. Ama bugün, topraktan çıkan bu yeşil ölümü bizzat karşılayacağız. Hattat, G.K.'ya bir davet mesajı hazırla. Ama Ferman Hisar’ın kibarlığıyla değil, Mösyö’nün gümüşten diliyle yaz."


Ayağa kalktım, sandalyenin arkasındaki ceketimi omuzlarıma attım. Yara izim, -0'ın bu tekinsiz ışığında bir yılan gibi parlıyordu.


Asansörün aynasındaki yansımamla son kez hesaplaştım. -0’dan yukarı çıkarken Ferman Hisar’ın maskesi yüzüme ağır ağır, adeta bir kurbanın derisi gibi yerleşiyordu. Ama bu kez bir fark vardı: Gözlerimin ardındaki Mösyö, elindeki gümüş neşteriyle o maskeyi içeriden yırtmak için pusuda bekliyordu. 


Umarım masaya koyduğu o imparatorluk sonu, kendi cenazesini finanse etmeye yetecek kadar büyük olurdu.



Kafamın içi kazan gibiydi. Ritmik hareketlerle sol elimin işaret parmağını bar tezgahına vururken aklımdan binbir tane tilki geçiyordu. Barın loş ışığı, bardağımdaki kehribar rengi sıvının içinde kırılırken, parmağımın tezgaha vurduğu her darbe -0'daki o dijital nabız atışlarında yankılanıyordu. Crystal Veil... Asena’nın göz bebeği, benim ise en büyük zayıflığımın parıltılı kılıfı. Mekânın mor ve loş ışıkları, kristal avizelerden süzülüp kadehlere düşerken, buranın her köşesinde kardeşimin emeği, her dikişinde ise benim koruma kalkanım vardı.


Bıçakçı’nın o fotoğrafı gönderdiğinden beri buradaki her kahkaha kulağıma bir çığlık gibi geliyor, her kadeh tokuşturma sesi bir camın kırılma anını anımsatıyordu. 


“Bir kadeh daha, Ferman Bey?”


Barmenin sesi tilkilerimi dağıtmadı, sadece onları daha karanlık deliklere sakladı. Başımı hafifçe salladım. Gözlerim kapıya kilitlenmişti. İçerideki kalabalık, şıklık ve lüksün içinde yüzerken, kimse bu kristal tavanın altında kaç bin gümüşlük günahın saklandığını bilmiyordu. Barmenin uzattığı bardağa dokunmadım bile. Kehribar rengi sıvı, mekanın mor ışıkları altında zehirli bir iksir gibi parlıyordu. 


Asena... Onu yetimhane koridorlarından, soğuk kaderden çekip alırken ona vaat ettiğim dünya bu muydu? Parıltılı kristallerin altında saklanan kanlı bir gelecek mi?


Tilkilerim zihnimin dehlizlerinde birbirini boğazlıyordu. Bir tarafım, Ferman Hisar olarak bu nezih barın tadını çıkarmamı, asistanıma yarınki mülakatlar için emirler yağdırmamı söylüyordu. Diğer tarafım… yara izinin sızısıyla beslenen Mösyö, Bıçakçı’nın boğazına çökmek için gümüş bıçağını biliyordu.


"Kudretli Lider öldü," diye geçirdim içimden. "Ve şimdi her sırtlan, aslanın bıraktığı boşluğa göz dikti."


Bıçakçı sadece bir taş tüccarı olamazdı. O köpeğin bu cesareti nereden aldığını, hangi gölgenin ona bu "yapacak" cüretini verdiğini bulmalıydım.


Parmağım bar tezgahına vurmayı kesti. Birden mekanın o gürültülü müziği kulaklarımdan silindi, sadece kendi nefesimi duymaya başladım.


Eğer bu bir savaşsa, Asena bu savaşın cephesi olmayacaktı. Onu bu kirli elmasların, bu asit kokulu yer altı raconlarının dışında tutmak için verdiğim sözü hatırladım. Ama Bıçakçı o sınırı geçmişti. Crystal Veil’in içine o zehirli bakışlarını sokmuştu bir kere.


Güzel para kaldıracağı yer artık benim güvenlik çemberimdeydi. Asena’nın diğer kızıl ortağının da hakkını vermek lazımdı ki mekanı en iyi şekilde koordine ediyor, güvenliği elden bırakmıyordu. Yüzünü son üç senedir bir kere bile görmesem de kardeşimle anlaştığı sürece benim açımdan sorun yoktu. Onlar okul arkadaşıydı ve nice yerlerden çıkıp buralara gelmişlerdi. Zihnimde net bir yüz belirmese de bıraktığı etki, en az Mösyö’nün stratejileri kadar keskin ve planlıydı.


Asena ile omuz omuza verip bu zirveye tırmanırken, kardeşimin arkasında hissettiğim o ikinci gölgeye olan borcum artıyordu. Yüzünü hiç görmemiş olmam, profesyonelliğinin bir imzası gibiydi. Eğer bir kadın, yeraltının bunca sırtlanı varken o güvenliği üç yıldır sarsılmadan koordine edebiliyorsa, o da en az benim kadar zanaatkârdı. Belki de o, Asena’nın aydınlık dünyasını koruyan, benim yer altındaki gümüşümün yer üstündeki karşılığıydı.


Tilkilerim şimdi bu gizemli ortağın etrafında dönmeye başladı. Bıçakçı, aslanın boş bıraktığı koltuğa göz dikmişken, o koltuğun arkasında bekleyen iki gölgeden de habersizdi. Biri Mösyö’nün gerçekleri, diğeri ise Asena’nın o hiç görülmeyen, kızıl saçlı sadık muhafızı. 


Sahi kimdi bu kadın?


Gözlerim kameralara ilişti. 


Ferman Hisar’ın teknolojiye olan tutkusu, bu mekanın her santimetrekaresini kör nokta bırakmayacak şekilde donatmıştı. Ama garip olan şuydu; üç yıldır bu sistemin başında ben vardım, veriler benim sunucularımdan geçiyordu, yine de o kızıl ortağa dair elimde tek bir net kare yoktu.

Parmaklarım bar tezgahında ritmik hareketini devam ettirdi.


Zihnimdeki tilkiler şimdi daha tehlikeli bir sorunun peşine düşmüştü: Bir insan, böylesine bir güvenlik ağının içinde nasıl olur da sadece bir "gölge" olarak kalabilirdi? Hattat’ın bile siber ağda bulamadığı, Kuşkucu’nun radarına girmeyen bu kadın, ya sistemin bizzat kendisiydi ya da sistemin en büyük açığıydı.


Asena’yı koruması ona olan güvenimi perçinliyordu ama Mösyö’nün dünyasında bilinmezlik, her zaman potansiyel bir tehditti. Kamera lenslerinin soğuk camında kendi yansımamı gördüm. 

Asena’nın okul arkadaşı, sığınağı, ortağı... Geçmişleri o kadar temiz ve o kadar derindi ki, aralarına sızmak imkansızdı.


Eğer Bıçakçı, Crystal Veil’ın içine sızmaya çalışıyorsa, karşısında sadece benim infazcılarımı değil, bu hayaletin kurduğu görünmez tuzakları da bulacaktı. Belki de bu gece, o kameraların arkasında beni izleyen oydu. Belki de o da benim gibi, aslanın bıraktığı boşluğa göz diken sırtlanları sayıyordu.

Mekanın en kuytu köşesindeki bir kamera, sanki bakışlarımı hissetmiş gibi milimetrik bir hareketle bana doğru döndü. O an içimde tuhaf bir his uyandı; ilk kez kendimi avcı değil, incelenen paha biçilemez bir mücevher gibi hissettim. Aynadaki yansımamda, arkamda dalgalanan o mor ışıkların arasında bir anlık kızıl bir parıltı görür gibi oldum. Ama döndüğümde sadece kalabalık ve kristallerin aldatıcı ışıltısı vardı. 


Oyunun sahası genişliyordu ve ben, kendi kalemdeki bu gizemli muhafızla tanışmak için ilk defa sabırsızlanıyordum. 


Bakışlarımı kameradan çekip bardağımda kalan son damlayı yudumlarken, yüzümdeki o yara izi bu gizemin heyecanıyla hafifçe gerildi. Mösyö’nün dünyasında her şey bir tasarımdı ve bu kızıl hayalet, bugüne kadar gördüğüm en kusursuz simetriye sahipti. Asena’yı koruyan o görünmez elin sahibi, belki de benim yeraltındaki gölgelerime yer üstünden verilmiş en net cevaptı. 

Tilkilerim bugünlük doymuştu. Hesabı fazlasıyla ödeyip ayağa kalktığımda ardımda bekleyen kızlarda benimle beraber kalktı ama sol kaşım havalandığında bu gece yatağımda kimseyi istemediğim belliydi. Ceketimi omuzlarıma attığımda, arkamdaki o parfüm kokulu sessizlik yerini hafif bir hayal kırıklığına bıraktı. Ama benim zihnim, tenin sıcaklığından çok daha yakıcı bir şeyle meşguldü: Bilinmezliğin soğukluğu. 


Adımlarım çıkış kapısını bulduğunda iki kadının heyecanla konuşan sesi kulağıma çalındı. 


“Çok özledim seni Ash.” dedi otoriter ama tatlı bir tını barındıran sesiyle kadının biri ardından ise çok iyi bildiğim akıcı, tiz diksiyon kulağımı zonklattı. 


“Ben de seni özledim tatlım.” 


Asena Hisar! Gözlerim ardıma dönerken zihnimdeki tilkiler bir anda pusuya yattı. Az önce binbir ihtimalle tarttığım o ağır sessizlik, kardeşimin neşeli sesiyle dağılıp yerini keskin bir uyanıklığa bıraktı. 


Hasiktir! “Asena!”


Beynimden vurulsam ya da yeniden sikik o geceye dönsem bu kadar şaşırmazdım ama Hisarların geninde her daim insanı şaşırtmayı seven, ipte cambazlığı tırnak kesmek sanan yanları vardı. Ve bu geceki gerilen makara sisteminin cambazı ise tam karşımdaydı. 


En son bildiğim platin sarısı saçları artık simsiyahtı, uçları yeşillerle perçinlenmişti. Sahi bu kızın kendi saç rengi neydi? O kadar zaman geçmişti ki aradan içimdeki vahşi abinin kolu kanadı, çocukluğu karşısındaydı ama Mösyö için bu tehlike demekti bilhassa koyu renk saçlı kadının onu görmesi tamamen endişe sinyallerini çaldırıyordu.


“Senin burada ne işin var?” diye gürül gürül bağırsam da karşımda bana hala otuz iki diş sırıtan akıl almaz, asla akıllanmaz kardeşim vardı. 


“Sana da merhaba sevgili abim.” 


Karşısındaki kadın her kimse ana adapte olamamış gibi burnunun ucunu zor göreceği alanda bir ona bir bana bakıyordu. Bir iki büyük adım atıp yanlarına ilerledim. 


“Sana buraya gelmenin yasak olduğunu seni buradan Paris’e fırlatarak göndersem mi anlarsın yoksa tünel kazıp İstanbul’un karanlık dehlizlerinden göndersem mi?” 


Kolunu tutup kendime çektiğimde kendi otoritemin bacağına gümüşü sokmuştum. Tenine değen parmaklarım özlemle alev alırken, onun anında göğsüme sığınması otoriteye saplanan bıçağı yerinden hareket ettirip sola çevirdi. Canım yanmıştı, özlem burnumu sızlatmıştı. Otomatik bir hareket gibiydi sonrasında olanlar. Kollarım onu göğsümde saklarken gözlerim kapandı ve çocukluğum lanetli evin bahçesinden bana el salladı. O bahçede dizleri kanayarak koşan küçüğümü Paris’e gönderirken kalbimi de bavuluna koymuştum. Şimdi ise o kalp, göğsümde ritmik bir şekilde atıyordu.  Ferman’ın korumacı duvarları tek bir sarılışla yerle bir olurken Mösyö, o sığınma anında bile gözlerini tam olarak kapatamıyordu. 


Çenem Asena’nın yeni simsiyah saçlarına yaslıyken, bakışlarım omuzlarının üzerinden karşıdaki karanlık bakışlı kadına kilitlendi. Şu an tam karşımda Hisar kardeşlerin mahrem dolu, duygusal fırtınasının tek tanığı gibi duruyordu. 


Asena göğsümden sıyrılırken kadın “Ash?” diyerek bastırdığı sesi “Asena!” derken kinayeye dönüştürdü. 


Kardeşimin işaret parmağı burnunun ucundan geçerken “Bunu yukarıda konuşalım mı?” deyip gözlerini kırpıştırdı. Bilinmezliğin ortasında kalırken, gözlerim saniyesinde tatlı bir renkle şenlendi. Kadınla anlık bakışlarımız buluştuğunda bedenimden geçen akım sadist bir şekilde hoşuma gitmişti. 

İlk etki, sıfır tepki… Harika! Biçimli sol kaşı havalandı saçlarını savurdu. Fransızca fısıldadığı birkaç kelimeyle burnundan sert soluk aldı. Asena “Aow.” diyerek alt dudağını ısırdığında “Asi.” deyip ona adımladı. Onun elini ellerinin arasına alıp başını sağa doğru eğdi. 


Aralarında geçen fısıltılı konuşma sonrası kadın bir adım geriye çıkıp yokmuş bakışı attı. Bu durum çelişkiliydi, Asena ise ona bir adım attığında kadın bir adım daha geriye gitti ve sağ elini havaya kaldırarak kardeşimle arasına sınırı yapıştırdı. Ve birkaç saniye sonrasında Asena’nın peşinden gideceğini bilircesine arkasını bize dönüp adımlamaya başladı. Bu durum inciticiydi ama neye göre ve kime göre…


İşte şimdi kime ve neye dediğimiz yerdeydik. Birkaç halledilemez durumu aşağısı yerine yukarıda çözmek isteyen ikili soluğu merdivenlerden çıkarak camekan odada almıştı. 

Tilkilerim bu gece doyumsuzdu, şeytanlarımla raks etmek istercesine odada oturmuş ikiliye bakıyordu, hatta üçlü! 


Bir, Asena buraya kolay kolay gelemeyeceğini biliyordu ama gelmişti, sebebi vardı. 


İki, yarım saat önce merakın bana adrenalin yaptırdığı kızıl kadın tam karşımda, Asena’nın ortağıydı ve ben ayyuka çıkan yüz hatları sonrası onun kızıl merakım olduğunu anlamıştım. 


Üç, kadın kızıl bir merak değil, tamamen Turuncu Felaketti. 


Ahu bakışlarında alev alev yanan hükümdarlık, bir imparatorluğun sonu olabilirdi ve öfkesinin boyutları, karanlıkları ateşe çevirecek kadar güçlü iradeye sahipti. Masanın başındaki dik oturuşu mekan sahibinden daha çok otoritenin sahibi duruşuydu. 


Harika ve bir o kadarda tehlikeli denklemin vücut bulmuş hali Turuncu Felaket, Asi Kasabalı idi. 

Kasabalı Asi… Kudretli Liderden geriye kalan, eşsiz, safkan mücevher.


Bilmediklerim bildiklerime kapı aralarken iki kadının arasında sessiz bir bakışma vardı. Hadi onların hesabı vardı, ya kapının yanında dikilen sevimsizin benimle hesabı neydi? Koyu elması andıran bakışları bana öldürücü darbeler savururken gözlerini milim üzerimden ayırmadı. Suikastçı duruşundan ödün vermeden çalınan kapıyla bakışlarına ket vurdu. Zaten az daha baksa ya beni boğacak ya da aşık olacaktı. Benim tercihim ise kesinlikle ikinci değildi çünkü onun bakışlarını kestiği yerde benim bakışlarım sahibini tanıyıp avuçlarında ısınan akik taşı gibi Turuncu Felaket’e çekiliyordu.


Asi’nin istediği sade kahveler dağıtılırken, sevimsiz benim fincanımı uzanamayacağım yere bıraktı. Şu an beynimde Mösyö alarmı çalarken bana bu şekilde yaklaşması ruhumu okşuyordu. Ferman bu gibi dalavere ve entrikalarla uğraşmayı çok severdi. Karşımdaki sevimsiz ise içimdeki piçin tamda damağına layıktı. 


“Asi, sebebi var derken anlattıklarını biliyorum ve sana anlatamadıklarımın içimde beni nasıl rahatsız ettiğini sana açıklamayacağım çünkü sen benim gözlerime bakınca beni en iyi bilen insansın. Ben sana hiç yalan söylemedim.” 


Asena sözlerinin ardından kahvesini yudumladığında suratını buruşturdu, benim kardeşim asla şekersiz bir şey içemezdi ama arkadaşı, canı için çiğ tavuk meselesine giriyordu. Bu konunun nereye gideceğini çok merak ediyordum.


Asi’den alaylı bir nefes sesi geldi. “Doğruyu da söylemedin.” Başı ağır ağır sallanırken bakışları kısıldı. “Senin bana hiçbir şey söylemeyip yalan söylemediğini düşünmen… Biz bunu lisede bırakmamış mıydık Ash? Ya da Asena… Bilemiyorum sana ne demeliyim?” Bu can yakıcıydı. Asi, benim, Armağan’ın dolduramadığı yerlerden onu sarmalamış şimdi hesap soruyordu. 

Bilinen bir gerçek vardı ki biz buradan Asena’yı gönderirken her şeyden uzakta hayatını yaşasın istemiştik. Hisar, Bıçakçı ve diğer angaryaların boyunduruğunda büyümesini ne ben ne de Armağan istemişti ama kader bazen çarkı kendi etrafında döndürürdü ve taşlar her zaman altı altı gelmezdi. 

Asena mekan açacağını söylediğinde bir arkadaşından ve onunla ortaklıktan bahsetmişti ama bu mekanın dünyada gözde olacağı kimsenin aklına gelmezdi. Araştırmalar sonucu kızıl kadın zararsızdı ama şimdi o zararsızın çarkın kendisi olduğunu görüyordum. İtmeye çalıştığım dünyadan çark onu kendine geri çekmişti. 


Şimdi bilinmezler daha netti. Sistemde bir açık yoktu, Turuncu Felaket o sistemin ta kendisiydi.  


“Sen bana Ash de ya da Asena de önemli değil Asi. Ben sadece buraya sana kendimi açıklamaya geldim ve aradığının bende de olduğunu bilmen gerektiğini düşündüm, bu yüzden sana açık yüreklilikle gelmem gerektiğine karar verdim. Dostluğumuz için.”


Kardeşim derin bir nefes alıp bakışlarını bana çevirdi. Onay beklercesine bakışları parlaklaştığında Ferman gözlerini içtenlikle açıp kapattı ama Mösyö tetikteydi. Her an Mimar’a burasını yok et emri verebilir, İnfazcı’ya bir tüyü bile kalmayacak diyebilirdi. Ve ben kararımı vermemişken kardeşim nefessiz bir şekilde cümlelerine devam etti. 


“Ben Asena Hisar, HiLSaR Tasarım’ın yegane üç sahibinden biriyim ama aslında Bıçakçı soyunu reddetmiş Ash’ın ta kendisiyim.” 


Asi sanki bir sarrafmışçasına Asena’yı baştan ayağa süzdü. Bakışları insanın ruhunu anında çözen iki kristal tanesi gibiydi. Uzun sayılabilecek bir sessizliğin ardından sanki odada yalnızca ikisi varmış gibi tek bir soru sordu. 


“Ash… Küllerinle savrulan mısın yoksa küllerinden yeniden doğacak olan mı?” 


Oyunun rengi değişmişti. Sorduğu soru Asena’nın geçmişiyle arasındaki ipti ve ben o ipin tek telini korumak için Mösyö kozasını örmüştüm. Oturduğum yerde doğruldum. Ellerim birbiriyle buluşurken kesik nefes sesim gözleri bana çevirdi. 


“Diyelim ki savruldu, velev ki doğdu. Senin savrulup yeniden doğduğun topraklarda bir başkasının denklemine burun sokmak fazla acımasız değil mi, Kasabalı Asi?” 


Tek kaşı imayla karışık anlam veremediğim bir ifadeyle havalandığında bedenini de bana doğru çevirdi. Sorduğum sorunun ağırlığı zihnindeki görünmez terazide tartılırken dudaklarında buz dağını andıran bir çatlamayla ince, alaylı bir tebessüm peydah oldu. 


“Burun sokmak? Savrulduğumu ve yeniden doğduğumu sana düşündüren tam olarak ne?” diyerek aheste bir edayla masa lambasının yanındaki mürekkepli kalemine uzandı ve ağır ağır elinde çevirmeye başladı. “Acımasızlık kavramlarımız arasında büyük bir düşünce farkı var gibi duruyor.” derken kalemi elinde çevirmeye devam etti.


Oturduğum yerden hafifçe öne doğru eğildim. Aramızdaki mesafe azaldığında solumda havalanan saçlarından yayılan öfkenin ısısını tenimde hissettim. Umursamazca omuz silktim. “Bu odada bilinmeyen sadece Asena Hisar’ın geçmişi değil. Ve siz benden daha iyi bilirsiniz ki Kasabalılar, yarım kalan hiçbir hesabı masada bırakmazdı. Zamanında üstüne düşmediğiniz bir hesabın tahsilini bugüne bırakmanız ne kadar doğru?” Kaşlarımla elindeki kalemi işaret ettim. “Bu denklemde sen ne kadar doğrucusun?” 


Kapıdaki sevimsiz bakışlarını milim üzerimden ayırmadan bir adım öne çıkıp elini beline götürdü. Onun bu tavrı içimdeki piçi daha çok iştahlandırıyordu. Ferman bu küstahlığı severdi. Bir insanın bile bile kendi sonuna bu kadar emin yürümesi nadir rastlanan bir şeydi. Asi’nin gözleri, sevimsizin eline doğru milimetrik bir hızla kaydı. Ancak bu bir panik değildi, kontrolü elinde tutan otoritenin dilsiz müdahalesiydi. 


Ardından sevimsize küçük bir bakış atarak hamlesini tek sözüyle sekteye uğrattı. “Haklı.” dedi ondan hiç beklemediğim şekilde ve sevimsiz aniden duraksarken, bakışlarını ondan bana çevirdi. “Haklısın. Ve ben hiçbir zaman doğru olduğumu söylemedim ama yanlış olana da restimi çekmeyi bildim.” diyerek adeta benimle alay edip elindeki kalemi yerine bıraktı ve sanki az önce muhatabı ben değilmişim gibi Asena’ya döndü. 


“Senin bana olan yanlışın yalanın değil, bana olan güvensizliğin. Bana neden kim olduğunu söylemedin?” 


Beklenmedik haklılık onayı Mösyö’nün zihnindeki o tıkır tıkır işleyen dişliler arasına bir metal parçası fırlatılmış gibiydi. Beni haklı bularak oyun dışına itmesi aslında en büyük hamlesi olmuştu. Bakışlarımı ondan çekmedim. O alaylı tebessümü, elindeki kalemi bırakışındaki özgüveni santim santim izledim. 


Beni yok saymıştı. Kabuldü. 


“Bir zorunluluğu yoktu.” diyerek kardeşimin kelimelerine ket vurdum. “Hala daha bir zorunluluğu yok ama gelmiş burada sana kendini açmaya çalışıyor üstelik benim yasak koyduğum şehre adım atarak. Gerçekten acımasızlık kavramlarımız arasında büyük bir düşünce farklılığı var.” Ayağa kalkıp ceketimi düzeltip Asena’ya döndüm. “Hiçbir zorunluluğun yok! Bu konuda da asla bir endişen olmasın. Yasin abin kapıda işin bitince seni bana getirecek.” 


Adımlarım kapıya dönüp sevimsize yaklaşırken Asena’nın sesini duydum. 


“Keçi gibi inatlaşmanız bittiyse ve kim daha haklı konusunu şu anlık rafa kaldırmak isterseniz.” derken ona döndüm elini büyük sırt çantasına sokup iki adet yeşil taşı masaya zar atar gibi bıraktı. 


“Bana gelen Ural Zümrütleri hakkında konuşalım mı?” 


****


Yeni Bölüm Gelinceye Kadar Sevgiyle ve Kitapla Kalın...

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page